Archive for Kasım, 2007
Yûsuf aleyhisselâmın güzelliği meşhur idi. Gençliğinde bir iftira sebebiyle, hapse atıldı. Fakat orada bile, güzel ahlâkı ile etrafındakilere, kendisini hemen sevdirdi. Hem ibâdet, hem de herkese yardım ediyordu. Okuma- yazma öğretir, hastaları ziyâret eder, üzüntülü olanları teselli ederdi. Onlara sabır etmelerini söyleyerek yumuşatırdı. Hapistekilerin rüyâlarını ”tâbir”ederdi.
Birgün yanına, iki genç yaklaştı. Biri kralın şerbetçisi, öbürü de ekmekçisi idiler. Rüyâ görmüşlerdi. Önce şerbetçi söyledi:
-Rüyâmda kendimi, üzüm sıkar halde gördüm! Sonra ekmekçi:
-Ben de rüyâmda kendimi, başımda ekmek götürürken: yırtıcı bir kuş geldi ve o ekmeği yerken gördüm dedi. Bunların ikisi de”kralı öldürmeye çalışmak’’suçundan, zindana atılmışlardı. <
<
Hazreti Yûsuf dedi ki: <
<
-Ey benim zindan arkadaşlarım! Şerbetçi kurtulacak ve saraydaki işine yeniden girecek. Ekmekçi olanınız ise suçludur. Başının etini, kuşlar yiyecek. Muhakemeleri sırasında ekmekçi gerçekten suçlu bulundu. Asıldı, başının etini yırtıcı kuşlar yedi. Şerbetçi suçsuz bulunduğu için saraya geri alındı. İşine devam etti. Hapisten çıkarken hazret-i Yûsuf şerbetçiye: <
<
-Kralına benden bahset ki, suçsuz olduğum halde hapis günlerimin uzadığını anlasın, dedi. Fakat Şerbetçi, saraya kavuşmanın heyecanı sırasında, hazret-i Yusuf’un ricâsını unuttu. Tâ hükümdar bir rüyâ görünceye kadar! Hükümdar Reyan bin Velid rüyâsında gördü ki:”Yedi zayıf inek, yedi kuvvetli ineği yiyorlar! Yedi yeşil buğday başağı yanında yedi tane kuru başak bulunmakta!..” Mısır’daki bütün âlim, kâhin ve rüyâ tâbircisi kimseler rüyâyı tâbir işinin içinden çıkamadılarç İşte o anda şerbetçinin aklına, zindandaki hazret-i Yûsuf geldi. Hükümdara vaziyeti arzetti. Reyan bin Velid:
-Hemen getirin, emrini verdi. Şerbetçi sevinerek, hapishaneye koştu. Hazret-i Yûsuf’â:
-Seni sarayda bekliyorlar! Artık hürsün!..Müjdesini verdi. Fakat Yûsuf Peygamber.
-Hükümdarın affı ile, bu zindandan çıkmam. Ancak suçsuzluğum isbat olunursa çıkarım. Çünkü”adâlet” bunu gerektirir, dedi.Şerbetçi çok şaşırdı. Fakat neticeyi Hükümdara arzetti:
İyi bir insan olan Reyan bin Velid, hemen tahkikat ve muhakemenin yapılmasını temin etti. Hazret-i Yûsuf suçsuz olduğunu kendisi bildiği halde, hâkimin kararını herkesin öğrenmesini istedi. Berâat etti.Saraya gitti. Hükümdarın rüyâsını tâbir etti: <
-Yedi sene ülkemizde, bolluk olacak. Ekinlerinizi ekin, fazlasını iyice saklayın. Çünkü arkasından yedi yıl da, kıtlık olacaktır! Hükümdar, O’nun ilmine ve ahlâkına hayran kaldı. Sonunda Hazret-i Yûsuf’a Mısır’ın hazinelerini ve Devlet Mühürünü teslim etti.
Peygamberlerin hepsi, güzel ahlâklıdır. Biz de onlar gibi, doğru ve ahlâklı olmaya çalışalım.
İstanbul’un Vefa semtine adı verilen Şeyh Ebül Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu.
Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa’nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, “Bir din büyüğünün oğludur, çok sürmez geçer” diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa’ya şikayet ettiler.
“Zararınız ödenecektir!”
Ebul Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara, “Tamam” dedi. “Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. “Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?” diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; “Hanım, sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa bu çocuğun sonu kötü” dedi. <
<
Nihayet olayı hatırladı <
Hanım düşündü, taşındı, rüyaya yattı, nihayet bir olay hatırladı. Hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını emmiş. <
Bunu, beyi Ebul Vefa hazretlerine anlattı. Şeyh Vefa: <
-Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallik dile, diye tembihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Çocuğa, olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama hikmet-i Hüda, çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi. <
İbrâhim aleyhisselâmı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, ibrâhim aleyhisselâma bir yardım yapabilmenin çâresini aradılar. Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ataşe atacağı sırada Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâm emredip buyurdu ki:
- O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor?
Cebrâil aleyhisselâm kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:
- Halilullah’ı ataşe atıyorlar. Madem ki kurtarmağa kâdir değilim, bâri onunla beraber yanayım.
Cebrâil aleyhisselâm, kuşun bu cevabını Allahü teâlâya arzedince: buyurdu ki:
- O kuşun benden dilediği nedir?
Bülbül şöyle arzetti.
Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur.Binbir ismi olduğunu işittim. Yüzbirini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim.
Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.
Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.
Nemrud’un ateşi, İbrâhim aleyhisselâma gülüstan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyâmete kadar, gül ağacına muhabbet etti, âşık oldu.
Bir gün Harun Reşit cami cemaatine ziyafet vermek istiyor ve Behlül Dana’ya “Camiye git namazdan sonra namaz kılanları al gel” diyor.
Behlül de akşam namazından sonra cami çıkışında kapıda duruyor ve çıkanlara “ İmam namazda ne okudu” diye soruyor. Bir çoğu hatırlayamadığını söylüyor. Birkaç kişi doğru cevap veriyor. Behlül de onları alıp saraya götürüyor. H.Reşit yahu bu akşam camiye gelenlerin hepsi bu kadar mıydı? Diyor. Behlül de “Evet efendim, bana göre bu kadar. Böyle böyle yaparak kimin hakikaten namaz kıldığını anlamaya çalıştım ve onları alıp getirdim.” Diyor.
Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:
Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor.
H.Reşit de inşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor. H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dana’nın yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:
Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor. O da Cennet arıyorum diyor. Harun Reşit, “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? diyor. Behlül de taşı gediğine koyuyor:
Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın? Diyor.
Ebû Müslim-i Saftar, evliyânın büyüklerinden biriydi. <
Birgün gemi ile yola çıktı. Yanında çok kimseler de vardı. Âniden ters yönden bir rüzgâr çıktı. Dalgalar yükseldi.
Gemi batacak gibi oldu.
Gemide olan yükü denize attılar.
Yardım istediler.
Ebû Müslim diyor ki:
- Bizimle beraber gemide bir köylü vardı.
Yanında bir mushafı vardı.
Oradan kalktı ve o mushafı elinin üzerine koydu ve şöyle yalvararak duâ etti: ”Ya Rabbi! Eğer bir kimsenin elinde dünya sultanından bir mektup bulunuyorsa, hiç kimse ona saldıramaz, zarar veremez, belâlardan emin olur.
Mushafı kaldırdı ve Yâ Rabbi! Bu senin kitabındır, bunu bize verdin.
Ellerinde senin kitabın bulunan kullarını suda boğmak keremine yakışmaz. ” Derhal dalgalar söndü ve deniz süt liman oldu ve gemidekiler sağ salim gitti.
Bir bayram günü Harun Reşit bayramlık güzel elbisesini giyerek Behlül Dana’nın ziyaretine gitmiş. Behlül , halifeye üç soru sormuş:
Yeryüzünde,yer altında ve gökyüzünde en fazla olan şey nedir? Harun Reşit cevaben; “ Yeryüzünde canlı,yer altında ölü, gökyüzünde de kuşlar en çoktur” demiş. Behlül Dana “Hayır bilemedin. Söylediklerin her ne kadar zahiren öyle görünse de işin hakikati şudur: Yeryüzünde en çok olan tamah,yeraltında eyvah, gökyüzünde ise salih ameldir” diyor.
“Bebeğimi görebilir miyim?” dedi yeni anne. Bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıkla adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor, hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu… Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı.
Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu… Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak:
“Büyük bir çocuk bana ucube dedi…”
Küçük çocuk bu üzüntüyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona:
“Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu.
Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu.
Doktor:
“Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir” dedi.
Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası:
“Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır” dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan olmuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:
“Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…”
Babası:
“Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi. “Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil…”
Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi… Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası “..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?
Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!
Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir…
Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!”
Zahid olarak bilinen fakat riyakâr olan biri, padişahın misafiri olmuştu. Sofraya oturduklarında, her zaman yediğinden daha az yedi. Namaza kalktıklarında her zamankinden daha yavaş kıldı. Padişahın, kendisini takdir etmesini istiyordu.
Evine dönünce sofra kurdurdu, yemek istedi. Anlayışlı bir oğlu vardı. Babasına, (Sultanın ziyafetinde bir şey yemedin mi baba?) diye sordu. (Onların önünde ayıplamasınlar diye işe yarayacak kadar bir şey yemedim) dedi. Çocuk cevap verdi, (Öyleyse baba sen namazı da kaza et! Çünkü onu da işe yarayacak gibi kılmamışsındır!..)
Bir muallim başından geçeni anlatıyor.
Çocuklardan not tutmaları için bir defter getirmelerini istedim.
Sınıfın tek musevi öğrencisi hariç iki gün içinde hepsi istediğimi yerine getirdiler. Her ders aynı talebe Yahudi kızına tekrarladımsa da hali vakti yerinde olan bu kız deftersiz gelmekte devam ediyordu….
Aradan bir hafta geçtikten sonra dediğimi yapmadığı takdirde kendisini sınıfa almayacağımı söyleyince de ağlamaya başladı. Ailesinin çok geniş imkanı olduğunu bildiğim için bu direnmenin sebebini sordum…
Kızdan aldığım cevap bir Siyonist prensibinin genç bir Yahudi kızında ifade bulmasından ibaretti. <
Kız ağlayarak ne yapayım öğretmenim… YAKO on gündür dükkanını açmadı… <
Her halde hasta olmalı…dedi. <
Yako’dan başkasından alış veriş etmeyi prensibine ihanet addedecek kadar bir taassupla yahudiliğine gösterdiği bu sadakatın kaçta kaçı acaba Müslüman gençlerinde bulunmaktadır…
Evet aydınlar ve zenginler arasında masonluğu halk tabakaları arasında koministliği yayan ve bu surette dünyayı ifsat eden yahudiliğin prensiplerine bağlı bu yahudi kadar kendi benliğimize sadakat gösterebiliyor muyuz be kardeşim…
Seni senden koparan benliğini unutturan beynini yıkayan seni uyuşuk kalbi temiz olmakla yetinen bir tip yapmak isteyenlere karşı uyanık mısın.
SEN BİR MÜSLÜMANSIN. İNANDIĞIN DİN HAKTIR. VADEDİLENLER GERÇEKTİR…
ÜZERİNE DÜŞEN GÖREVİNİ YAP VE KENDİNE SOR…
BENİM MÜSLÜMAN OLMAYANLARDAN FARKIM NE….





