MÂLİK B. ENES

Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebi Âmir el-Asbahî. Mâliki Mezhebinin imamı, Muhaddis ve mutlak müctehid.

İmam Mâlik, Medine’de doÄŸmuÅŸtur. Onun doÄŸum tarihi hakkında, Hicrî 90′dan 98′e kadar deÄŸiÅŸen farklı rivayetler vardır. Ancak, yaygınlıkla kabul edileni 93 (711-712) tarihinde doÄŸmuÅŸ olduÄŸudur (Ömer Rıza Kehhale, Mu’cemü’l-Müellifîn, Beyrut (t.y.), VIII, 168; ayrıca bk. Suyutî, rezyinü’l-memalik, 7)..

İmam Mâlik’in ailesi aslen Yemenli olup, dedesi Zû Asbah kabilesine mensup olan Mâlik b. Ebu Amir el-Asbahî, Yemen valisinden gördüğü zulüm üzerine Medine’ye gelip yerleÅŸmiÅŸtir. Annesi de, yine Yemenli Ezd kabilesinden, Aliye binti Şüreyk el-Ezdî’dir.

İmam Mâlik’in dedesi Medine’ye yerleÅŸtikten sonra, KureyÅŸe mensup Benû Teym b. Murra kabilesi ile hısımlık kurarak, bu kabile mensuplarıyla dostluk (velâ) akdetmiÅŸ ve gerektiÄŸinde onlardan yardım görmüştür.

İmam Mâlik’in ailesi, Medine’ye yerleÅŸtikten sonra ilimle meÅŸgul olmuÅŸ, özellikle hadisleri toplamaya ve Ashab’ın fetvalarını öğrenmeye büyük önem vermiÅŸlerdi. Dedesi Mâlik b. Ebu Amir, Tâbiînin büyüklerinden olup, Hz. Ömer (r.a), Osman (r.a), Talha (r.a) ve AiÅŸe (r.anh)’dan hadis rivayet etmiÅŸtir.

İmam Mâlik, babasından sadece bir hadis rivayet etmiÅŸtir. Bu da, babasının hadisle fazlaca meÅŸgul olmadığını göstermektedir. Ancak amcası Süheyl hadis âlimlerinden olup, İsmail b. Cafer’in hocasıdır. Ayrıca, ez-Zuhrî de ondan ders okumuÅŸtur. Onun Nadr ismindeki kardeÅŸi de hadis tahsil etmiÅŸti. İmam Mâlik, hadis derslerine baÅŸladığı zaman, bu kardeÅŸinin şöhretine binaen Ahu’n-Nadr (Nadr’ın kardeÅŸi) diye çaÄŸrılmakta idi. Daha sonra, İmam Mâlik, hadiste onu geçmiÅŸ ve kardeÅŸi ona nisbet edilmeye baÅŸlanmıştır.

Hulefâ-ı Râşidîn devrinde Medine, Ashab’ın ileri gelen âlimlerinin bir arada bulunduÄŸu ve ilim tahsilinin zirvesine ulaÅŸtığı bir merkez konumundaydı. Emevîler devrinde ise Medine, çoÄŸalan fitnelerden ve idarecilerin zulmünden kaçan bir takım âlimlere sığınılacak bir yer görevi görmeye baÅŸlamıştı. Ayrıca, Tabii’nin çoÄŸu Medine’de oturmakta, Ashab’ın rivayet ve fıkhını, etraflarını halkalayan ilme susamış talebelere aktarmakta idiler.

İmam Mâlik, kendini tamamen ilme vermiÅŸ bir aile muhitinde büyümüş ve çok canlı bir ilmî hareketliliÄŸin yaÅŸandığı Medine’de ilim tahsil etmeye baÅŸlamıştı. Böyle bir çevrede bulunması ona, çağın en ileri seviyesindeki alimlerden ders okuma imkânını vermiÅŸti.

İmam Mâlik önce, Kur’an-ı Kerîm’i hıfz etmiÅŸ, peÅŸinden de hadisleri ezberlemeye baÅŸlamış ve bilhassa annesinin teÅŸvik ve yönlendirmeleri ile Medine’nin büyük ve meÅŸhur âlimlerinden Rabia b. Abdurrahman’ın ders halkalarına katılmıştı (Muhammed Ebu Zehra, İmam Mâlik, Terc. Osman KeskioÄŸlu, Ankara 1984, 30).

Daha sonra o, bir şeyler öğrenebileceği bütün âlimlerin yanına gitmeye ve onlardan hadis, sahabelerin fetvaları ve fıkıh konularında istifade etmeye başlamıştı.

Yüze yakın âlimden yararlanan İmam Mâlik’in yetiÅŸmesinde, fikrî ve ilmî yapısının oturmasında, baÅŸta Abdurrahman ibn Hürmüz, Rabîa, Şıhab ez-Zührî, Ebu Zinad, Yahya b. Sa’id el-Ensârî ve Hz. Ömer (r.a)’ın azadlısı Nâfi’in büyük katkıları olmuÅŸtur.

İbn Hürmüz, hadis ve ÅŸer’î ilimlerde söz sahibi bir âlim olup, ayrıca zamanın bütün fikrî, siyasî geliÅŸmelerini takip eden ve onların iç gerçeklerine nüfûz eden bir kültür geniÅŸliÄŸine sahipti. O, İmam Mâlik’e çok ÅŸey öğretir ancak, maslahata uygun görmediÄŸi için bunlardan çok azını açıklamasına müsaade ederdi. İbn Hürmüz, sorumluluÄŸundan korktuÄŸu için, Mâlik’ten, hadislerin senedinde kendi adını zikretmemesini istemiÅŸti.

İmam Mâlik, Hz. Ömer (r.a) ile Abdullah b. Ömer’in fıkhını ve fetvalarını, Nafi’den öğrenmiÅŸti. Ebu Davud, Malik’in Nâfi’den, onun da İbn Ömer’den rivayetini senet yönünden en saÄŸlam olanı kabul eder.

İmam Mâlik, yetiÅŸip olgunlaÅŸtıktan sonra, fıkıhta hocası olan Rabianın bazı görüşlerini tenkit etmeye baÅŸladı. Bundan sonra o, Rabianın derslerini bırakıp, Zührî’nin hadis derslerine devam etti. Ancak, onun fıkhî görüşlerinde, Rabia’nın büyük tesiri vardır.

Bundan sonra o, Zühri’nin dersi dışında evine kapanıyor, o zamana kadar kağıtlara kaydettiklerini derleyip toparlamaya çalışıyordu.

Ayrıca İmam Mâlik, Cafer-i Sadık’ın derslerini hiç bir zaman kaçırmazdı. Onun ilmine, zühd ve takvasına hayranlık duymakta idi. İmam Mâlik onun hakkında; “Abdesti olmadan hadis rivayet etmez, Hz. Peygamberin adı anılınca yüzü sararırdı” demektedir.

O, Medine’nin ilmini tamamen öğrendiÄŸine iyice kanaat getirmeden ders vermeye baÅŸlamadı. Medine’de bulunan âlimlerin çoÄŸunun kendisini ders verme hususunda yeterli görmesini açıklamalarından sonra güvenilir ravilerden aldığı hadisleri insanlara öğretmek, fetva soranların problemlerini halletmek ve etrafında toplaÅŸan öğrencilere dersler vermek zorunluluÄŸunu hissetmiÅŸtir. İmam Mâlik bu konuda şöyle söylemektedir: “Her aklına esen mescitte oturup ders veremez. Âlimlerden yetmiÅŸ kiÅŸinin beni yeterli görmesine kadar ben, ders ve fetva vermekten kaçındım”. İmam Mâlik ayrıca, hocaları Zührî ve Rabia’ya, ders verip veremeyeceÄŸini sorup olumlu cevap aldıktan sonra bu iÅŸe baÅŸlamıştır.

İmam Mâlik, derslerini Mescid-i Nebî’de vermeye baÅŸlamıştı. Ancak sonraları idrarını tutamama (prostat) hastalığına yakalanınca mescite gelmez olmuÅŸ ve derslerine evinde devam etmeye baÅŸlamıştır. O, Mescid-i Nebî’de ders okuttuÄŸu zaman, Hz. Ömer (r.a)’in ders okuturken oturduÄŸu yere oturmaya özen göstermiÅŸtir. Burası Resulullah (s.a.s)’in mescitte oturduÄŸu yerdir. Ayrıca Medine’de Abdullah b. Mesud’un oturduÄŸu evde ikamet ederek, onların hatırasını zihninde canlı tutmayı arzulamış ve Ashab’ın yaÅŸadığı manevî atmosferi hissetmeye çalışmıştır.

İmam Mâlik’in dersleri, hadis ve fıkhî meselelerle verdiÄŸi fetvalar ÅŸeklinde cereyan ederdi. O, vuku bulmuÅŸ olaylara fetva verir ve deÄŸerlendirmelerde bulunurdu. Vuku bulmamış, farazî olaylar için kesinlikle bir görüş beyan etmezdi. Bu da İslâm hukukunun en önemli özelliÄŸidir.

Hastalığının ilk dönemlerinde, mescite namaza gelir, sonra evine dönerdi. Bir zaman sonra namazlara gelemez olmuş, daha sonra cuma namazı için de evinden çıkamaz hale gelmişti. Bu durumunu soranlara hastalığını, ta ölüm döşeğine yatana kadar söylememiştir.

İmam Mâlik, ilimde olgunlaşıp dersler vermeye baÅŸladıktan sonra, bilgilerini daha da derinleÅŸtirmek ve farklı fıkhî görüşleri, incelikleriyle kavrayabilmek için âlimler ile iliÅŸkisini yoÄŸun bir ÅŸekilde sürdürmüştür. Hacca gelen âlimlerle görüşüp, onlarla ilim alışveriÅŸinde bulunurdu. O, büyük fakih Ebu Hanife ile de görüşür, onunla münazaralarda bulunurdu. Onların bu görüşmeleri gayet nezih bir ÅŸekilde cereyan eder ve herbiri diÄŸerinin fıkıhtaki üstünlüğünü överdi. Bunun gibi o, Keys, Evza’î, Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Hammad vb. çağın seçkin âlimleri ile ilmî sohbetlerde birlikte olur, onlarla bir araya gelme fırsatı bulduÄŸunda bunu hiç bir zaman kaçırmazdı. İmam Mâlikin yaÅŸadığı dönem, Medine’nin ilim, inceleme ve araÅŸtırmaların odağı olduÄŸu bir dönemdi. Bunun sebebi, Resulullah (s.a.s)’in mescidinin ve kabrinin burada bulunması dolayısıyla İslam coÄŸrafyasının her tarafından, farklı fıkhî ekollere mensup âlimlerin, her hac mevsiminde buraya akın akın gelmeleri idi.

İmam Mâlik ayrıca, ilmini yenilemek ve asrının diğer fakihlerinin görüşlerini öğrenmek için mektuplaşma yolunu da kullanıyordu. O, görüşme imkânı olmayan uzak şehirlerdeki âlimlere mektuplar yazar, değişik konulardaki görüşlerini sorar ve kendi değerlendirmelerini onlara iletirdi.

İmam Mâlik keskin bir zekâ ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Bu da ona, dinlediÄŸi hadisleri kolayca ezberleme ve fıkhî konulara rahatça nüfuz edebilme imkanını saÄŸlıyordu. Hadisleri saÄŸlam ravilerden kusursuz olarak bellemiÅŸ olduÄŸu halde, bir maslahat görmedikçe hadis rivayet etmezdi. Hadis nakletmenin sorumluluÄŸu onu sıkıntıya sokar ve naklettiÄŸi her hadisi için; “Onları nakletmektense herbiri için bir kırbaç yemeyi yeÄŸlerdim” demekte idi.

Sadece Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için ilim tahsil etmiÅŸ, hayatı boyunca takva yolunu terketmemiÅŸtir. Ona göre ilim bir nurdur ve ancak huÅŸu ve takva sahibi bir kalpte yerleÅŸebilir. Fetva verirken yavaÅŸ hareket eder, iyice düşünür, soran kimseyi göndererek meseleyi tetkik ve tesbit ettikten sonra cevap verirdi. O fetva konusunda hiç bir ÅŸeyin kolay olamayacağı görüşünde olup, helâl ve haram ile ilgili her meselenin zor olduÄŸunu söylerdi. Din konusunda kimseyle tartışmaya girmez, insanlar arasında kin tohumları ekeceÄŸi için bunu çok kötü bir davranış olarak deÄŸerlendirirdi.

İmam Mâlik, bedenen heybetli bir yapıya sahipti. İlim ve büründüğü takva elbisesi onun bu heybetine manevî bir yön katıyordu. Onun bakışlarından herkes etkilenir, insanlara büyüklük taslayan idareciler, valiler onun yanında küçülür ve ona saygı gösterirlerdi.

İmam Mâlik’in babası ok imalatçısı idi. Ancak, İmam Mâlik’in bu mesleÄŸi isra ettiÄŸine dair herhangi bir bilgi mevcut deÄŸildir. KardeÅŸi hem hadis okur, hem de ticaretle uÄŸraşırdı. İmam Mâlik’in de bir miktar sermayesi kardeÅŸi tarafından çalıştırılmakta idi. Buna raÄŸmen onun, öğrencilik yıllarında biraz maddî sıkıntı çektiÄŸi anlaşılmaktadır.

İmam Mâlik’in yaÅŸadığı dönem fikrî ve siyasî fitnelerin zirvesine ulaÅŸtığı bir dönemdir. O, hem Emeviler, hem de Abbasiler döneminde yaÅŸamıştır. Ömer b. Abdülaziz’i takdir eder ve onu ümmetin iÅŸlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışan adil bir halife olarak görürdü. Ancak o, ne tahtlarını korumak isteyen hükümdarlara taraf olmuÅŸ, ne de ayaklanmalarına meÅŸru zemin oluÅŸturmak isteyen isyancı gruplara destek vermiÅŸtir. Her zaman gerçekleri yaymaya gayret göstermekle birlikte, anarÅŸinin, müslüman kitleleri periÅŸan ederek fitne ve fesadın yaygınlaÅŸmasına sebeb olacağını düşündüğü için o, isyanları tasvip etmemiÅŸtir. Bununla birlikte gayrimeÅŸru bir ÅŸekilde ümmetin başına gelen yöneticileri de onaylamamıştır. Bu yüzdendir ki o, bir defasında takibata uÄŸramış ve Abbasiler’in ikinci halifesi Ebu Cafer el-Mansur’un Medine valisi tarafından kendisine iÅŸkence yapılmıştır. Buna sebeb olarak da, zorlama ile yapılan bey’atın geçersizliÄŸine fetva vermiÅŸ olması gösterilir (Ebu Zehra, a.g.e., 77). Bu iÅŸkenceler sırasında, o kırbaçlanmış ve kolu çekilmek sûretiyle sakatlanmıştır.

Ancak daha sonra Mansur, bu olaydan haberi olmadığını ve bu iÅŸi yapan valisini cezalandırdığını söyleyerek ondan özür dilemiÅŸ, İmam Mâlik de onu bağışlamıştır (İbnü’l-İmâd el-Hanbeli, Åžezerâtuz-Zeheb, Beyrut t.y., I, 290).

O, halife ve idarecilere, Hac için Medine’ye geldikleri zaman, halkın menfaatı ve selâmetini gözetip hak ve adalet üzere yürümelerini öğütler, ayrıca yüz yüze görüşme imkânı olmayanlara da mektuplar göndererek onları ıslah etmeye çalışırdı. Bununla beraber o, emir ve hükümdarlardan daima uzak durmuÅŸtur. Fakat, samimiyetine inandığı idarecileri derslerine kabul etmiÅŸtir. Harun er-ReÅŸid bunlardan biridir. Harun er-ReÅŸid’in İmam Mâlik’in evindeki dersler esnasında sultanların tavrıyla davranmaya kalktığında İmam Malik ona, ilmin her türlü dünya makamından üstün olduÄŸunu ve yücelmenin ancak ilme saygıyla mümkün olabileceÄŸini anlattığında tahtından inmiÅŸ ve öteki öğrencilerin arasında onun derslerini dinlemeye devam etmiÅŸtir (İbnu’l-İmad el-Hanbeli, a.g.e., I, 291).

İmam Malik’in hastalığı ağırlaşıp, vefat edeceÄŸini anladığında o zamana kadar gizlediÄŸi hastalığını ve gizleme sebebini dostlarına şöyle açıklıyordu: “EÄŸer hayatımın son günleri olmasaydı size bildirmeyecektim. Benim hastalığım idrarımı tutamamamdır. Peygamberin mescitine tam abdestli olmaksızın gelmek istemedim. Rabbime ÅŸikayet olmasın diye de hastalığımı kimseye söylemedim” (Ebu Zehra, a.g.e., 286). İmam Malik, Hicri 179 yılında Rabiulevvel ayının on dördüncü günü vefat etmiÅŸtir. Safer ayında öldüğüne dair rivayetler de vardır. Cennetu’l-Bakî mezarlığına defnedilmiÅŸtir (Ömer Rıza Kehhâle, Mu’cemu’l-Müellifin, Beyrut, t.y, VIII, 168).

O, hem bir hadis âlimi hem de büyük bir fakihti. Onun devrinde ortaya çıkan siyasî ve itikadî fitneler halkın akaidini tehdit eder hale gelmiÅŸti. İmam Malik böyle bir ortamda, Sünnet çizgisine sımsıkı sarılarak, insanları sapıtıp delâlete düşmekten kurtarmak için var gücüyle çalışmıştır. Ona göre İslam’ı yaÅŸamak, Resulullah’ın sünnetine ve peÅŸinden gelen RaÅŸid Halifelerin uygulamalarına tabi olmakla mümkündür. Medinelilerin ameli onun için uyulmaya, ahad haberden daha lâyıktır. Çünkü Resulullah (s.a.s), Medine’de yaÅŸamış ve Medineliler, yaÅŸayışını ona uydurmuÅŸlardı. Dolayısı ile Medineliler’in yaÅŸayışı Sünnetin amelî ÅŸekilde rivayetidir. Bu, onun fıkıh usulünde de açıkça görülür. Kitap ve Sünnet’ten sonra delil olarak Medineliler’in amelini alır (bk. Malikî Mezhebi Mad).

İmam Malik, imanın kalben tasdik, dil ile ikrar ve amel olduÄŸunu söylerdi. Bu söylediklerini Kur’an’a ve hadislere dayandırırdı. Yine hakkında ayet bulunduÄŸu için imanın artabileceÄŸini söyler, eksilmesi hakkında susardı. Kader, büyük günah, Kur’an-ı Kerim’in mahluk olup olmadığı ve ru’yetullah konularında sahih Ehli sünnet ulemâsı ile aynı görüşleri paylaÅŸmaktadır. Yalnız, o, Ebu Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a)’ın fazilet sıralamasındaki üstünlüklerini kabul ettiÄŸi halde, Hz. Ali (r.a) hakkında, diÄŸer âlimlere muhalefet etmiÅŸ, onu Hulefâ-i Râşidînden saymamıştır. Buna sebeb olarak da, hilâfeti isteyenle istemeyenin bir olamayacağını gösterirdi.

İmam Malik’in fıkhı, öğrencileri tarafından hazmedilip daha onun saÄŸlığında Mısır baÅŸta olmak üzere Kuzey Afrika’da yayılmaya baÅŸlamış, oradan da Endülüse ulaÅŸmıştır.

İmam Malik’in ilimdeki büyüklüğü hakkında onun önünde diz çökmüş ve ilminden feyz almış büyük fakîh İmam Åžafiî şöyle demektedir: “Malik, Allah Teâlâ’nın, Tabiinden sonra kullarına karşı hüccet olarak gönderdiÄŸi bir insandır” (Suphi es-Salih, Hadis İlimleri ve Hadis İstilahları, Terc. YaÅŸar Kandemir, Ankara 1981, 330).

Hayatı boyunca Medine’den baÅŸka bir yere gitmeyen İmam Malik, Resulullah (s.a.s)’e olan aşırı sevgi ve saygısından dolayı, Medine’de bir defa olsun at sırtında dolaÅŸmamıştır.

Muvatta’ı:

O bir çok kitap tedvin etmiÅŸ olup, bunlar arasında en önemlisi Muvatta adlı eseridir. İmam Malik bu kitaba Hicaz’ın en saÄŸlam ravilerinin hadislerini almaya özen gösterdi. Ayrıca sahabe sözlerine ve Tabiin fetvalarına da yer vermiÅŸtir.

Hadis külliyatı içerisinde ilk tedvin edileni Muvatta’dır. İstisnaları olmakla birlikte, bu zamana kadar çeÅŸitli sebeplerden dolayı hadislerin yazılması tasvib edilmiyordu. Hadisler, kendilerini bu yola adamış muhaddislerin hafızalarında muhafaza ediliyordu. Ancak bir zaman sonra, bir takım insanlar, menfaatlerini veya fırkalarının haklılığını ispatlamak vb. sebeblerden dolayı hadis uydurmaya baÅŸlayınca, sahih hadislerin yazılarak tesbit edilmesi zarureti ortaya çıktı. Bu durumu Şıhab ez-Zuhri; “DoÄŸu tarafından, duymadığımız hadisler gelmeye baÅŸlamasaydı ne bir hadis yazar, ne de yazılmasına izin verirdim” sözüyle açıklığa kavuÅŸturmaktadır.

Ömer b. Abdülaziz, muhtemelen âlimlerle istiÅŸare ederek, hadislerin tedvin edilmesini, valilerine gönderdiÄŸi talimatlarla resmen emretmiÅŸti. O, âlimlerin ölümleriyle ilmin ve hadislerin kaybolmasından endiÅŸe etmekteydi. İlk olarak böyle bir iÅŸe giriÅŸip, Halifenin isteÄŸini yerine getiren, İmam Malik’in hocası Åžihab ez-Zûhrî olmuÅŸtur. Fakat, Ömer b. Abdulaziz, arzuladığı tedvin iÅŸinin sonuçlarını göremeden vefat etmiÅŸti.

Mansur iÅŸbaşına geçince, o da Ömer b. Abdulaziz gibi, Medine ilminin toplanıp tedvin edilerek, yazıyla muhafaza altına alınması için çalışmalar yapılmasını istedi. Ancak o, selefi Ömer b. Abdulaziz gibi bütün eyaletlerdeki ilimlerin derlenip toparlanmasını düşünmemiÅŸ, sadece Medine’deki hadislerin ve fıkhî görüşlerin tedvinini istemiÅŸti. Mansur’un böyle bir iÅŸe giriÅŸmesinin sebebi âlimlerin ölümleriyle ilmin zayi olması endiÅŸesinden kaynaklanıyordu. Onun düşüncesi tamamen idarî maksatlara yönelik olup, ülkenin her tarafındaki mahkemeleri ve yargıyı birleÅŸtirerek tevhid-i kaza’yı gerçekleÅŸtirmek istiyordu. İmam Malik onun, Medine’nin ilmini tedvin etme isteÄŸini yerine getirdiÄŸinde ortaya Muvatta adlı eseri çıkmıştı. Ancak İmam Malik, Mansûr’un, ülkenin her tarafındaki insanların Muvatta’a uymalarını saÄŸlamak isteÄŸine kesin bir tavırla karşı çıkmıştı. Bu da gösteriyor ki, onun Muvatta’ı kaleme almasının yegâne sebebi, Mansur’un bu yoldaki arzusu deÄŸildir. O, Medine’deki sahih hadisleri, sahabe sözlerini ve Tabii’nin fetvalarından tercih ettiklerini toplayarak onların unutulup gitmesini önlemek ve sonraki nesillere saÄŸlıklı bir ÅŸekilde intikal etmesini saÄŸlamak istemiÅŸtir. Mansûr’un isteÄŸi bu konuda ancak teÅŸvik edici bir rol oynamış olabilir. Zira o, daha sonra gelen Mehdi’nin ve Harun er-ReÅŸid’in, Mansur’un isteÄŸine benzer taleplerini de aynı ÅŸekilde reddetmiÅŸtir.

İmam Malik onlara şöyle diyordu:

“Ashab-ı kiram fer’î meselelerde ihtilâf ettiler ve onlar bu ihtilâflarıyla birlikte her tarafa dağıldılar. Herkes kendine göre isabetlidir. Ulemânın ihtilâfı ümmet için bir çeÅŸit rahmettir. Her biri kendince sahih olana uyuyor. Hepsi hidayet üzere olup, sadece Allah Teâlâ’nın rızasını istemektedirler” (Ebu Zehra, a.g.e., 218).

İmam Malik, hadisleri çok titiz bir tenkit süzgecinden geçirdikten sonra rivayet ederdi. Rivayet ettiÄŸi hadisleri sürekli araÅŸtırır; ravide bir kusur bulur veya hadis ÅŸaz çıkarsa onu hemen terkederdi. Muvatta’ı ilk yazdığında on bine yakın hadisi rivayet etmiÅŸ olmasına raÄŸmen, her sene onu tetkik ederek bir kısım hadisleri çıkarmış, neticede Muvatta oldukça küçülmüştü. Onun bu durumunu bazı öğrencileri şöyle dile getirirlerdi; “Herkesin ilmi çoÄŸalıp artıyor; Malik’in ilmi ise noksanlaşıp eksiliyor” (a.g.e., 221). Bu, onun ilmi naklederken ne kadar titiz davrandığını göstermektedir.

Görüldüğü gibi Muvatta’da bulunan hadisler çok sayıda hadis arasından süzülerek seçilmiÅŸtir. Bu yüzden hadis tenkidcileri ondaki hadisleri istisnalar hariç sahih kabul etmektedirler.

Muvatta’ı, Kütüb-i Sitte’nin altıncısı olarak kabul edenlere göre derece itibarıyla Sahihayn’dan sonra gelmektedir.

Ancak, bir kısım muhaddisler, ondaki mürsel hadislerin ve Tabiin fetvaları ve fıkhî görüşlerin çokluÄŸunu ileri sürerek Muvatta’ın daha çok bir fıkıh kitabı olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir (Sûphi es-Salih, a.g.e., 99).

İmam Malik’in, Peygamber (s.a.s), Ashab ve Tabiinden yaptığı rivayetlerin sayısı bin yedi yüz yirmi kadardır. İbn Hacer, Muvatta’ı sahih kabul eder. İbn Hazm, Muvatta’daki beÅŸ yüz hadisin müsned, üç yüz hadisin de mürsel olduÄŸunu ve yetmiÅŸ civarınıda da Malik’in bizzat onlarla amel ermeye terketmiÅŸ olduÄŸu hadis âlimlerinin zayıf olarak deÄŸerlendirdiÄŸi diÄŸer bazı hadislerin bulunduÄŸunu söylemektedir (Ebu Zehra, a.g.e., 227).

Âlimler arasında, Muvatta’daki hadislerin sıhhat dereceleri hakkında muhtelif görüşlerin bulunmasına raÄŸmen, Malikîler Muvatta’ın tamamının sahih olduÄŸunu kabul etmektedirler. Zira onlar Muvatta`daki mürsel, mu’dal ve munkatı’ hadisleri, muttasıl senetlere baÄŸlamak için gayret göstermiÅŸler; senedi, Malik’in rivayetinden muttasıl olmayanları da baÅŸka sika ravilerle muttasıl olarak tesbit etmiÅŸlerdir. Onların hiç bir yolla muttasıl senet bulamadıkları hadisler sadece dört tanedir. Bu durum, İmam Malik’in mürsel, mu’dal ve munkatı, olarak naklettiÄŸi hadislerin baÅŸka tariklerle müsned olarak nakledildiklerini ve dolayısıyla Muvatta’ın sahih hadis kitaplarından biri olduÄŸunu ortaya koymaktadır.

İmam Malik, Muvatta da beş yüz doksan kadar kimseden rivayet etmektedir. Ashabdan rivayet ettikleri, yüz seksen beşi erkek, yirmi üçü kadın olmak üzere iki yüz sekiz; Tabiinden olanlar ise, kırk sekiz kişidir.

Muvatta’ı rivayet edenler, İmam Malik’in talebeleri olup, Kadı İyad bunların altmış kiÅŸi olduklarını tesbit etmiÅŸtir (a.g.e., 229).

Bu gün elde bulunan Muvatta biri Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed’in rivayeti, diÄŸeri de Malik’in talebesi, Endülüslü Yahya b. Leysî el-Berberî’nin rivayet ettikleri nüshalara göre basılmıştır.

Muvatta, Malikî fıkhının temel kaynağı olup, İmam Malik’in fıkıhta takip ettiÄŸi usul ondaki tertipden açıkça anlaşılmaktadır. O, Muvatta’da fıkhî bir konuyla alâkalı hadisi alır, sonra Medineliler’in o konudaki uygulamalarına temas eder, peÅŸinden de Tabiin ve diÄŸer fukahanın görüşlerini zikreder. EÄŸer bunlarda bir açıklama bulamazsa o zaman sahih olarak bildiÄŸi hadislerin ve sair fetvaların ışığı altında kendi reyiyle ictihad eder, meseleyi çözüme kavuÅŸtururdu. İmam Malik, aynı zamanda hadis ravilerini araÅŸtırıp, onların adalet, hıfz ve zabttaki durumlarını inceleyerek bir tedkik ve tenkit süzgecinden geçiren ilk kimse olma ünvanına da sahibtir (a.g.e., 219). (İmam Malik’in fıkhı ve ona isnat edilen mezheb için bk. “Maliki Mezhebi” maddesi).

Ömer TELLİOĞLU