NUSAYRiLiK
ÇoÄŸunluÄŸu Suriye’de yaÅŸayan aşırı bir Åžiî-Batinî fırkası. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmiÅŸte kalan bir isim olduÄŸunu ve fırka kurucusuna nisbeten bu ismin verildiÄŸini ileri sürerler. Fırkanın ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri’ye (270/883) nisbeten aldığı bilinmektedir. Zaten itikadi fırkaların hemen hemen bir çoÄŸunun kurucularına nisbeten tanındıkları ve buna uygun isim aldıkları bilinen ve sık rastlanan bir durumdur.
Batinî karakterli fırkalarda ortak olarak görülen husus, bunların genel olarak çift hayatları olmasıdır. Yani birisi, kendi içlerinde ve çevrelerinde yaşadıkları ve yaşattıkları hayat seyri, diğeri de toplum içinde yaşamaları itibariyle toplumsal hayatlarıdır. İşte Nusayrilik de genel anlamda bu özellikleri taşımakla birlikte, batınî fırkalar arasında, önemli eserlerinden bir kısmı elde edilebilmiş ve dolayısıyla görüşlerine vakıf olunabilmiş fırkalardan birisi olma özelliğini taşımaktadır.
NusayriliÄŸin kurucusu İbn Nusayr, Åžiî-İmamiyyenin onuncu imamı Ali en-Nakî’nin hayatında onun tarafından gönderilmiÅŸ bir peygamber olduÄŸunu iddia ediyor; onun hakkında aşırı görüşler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahlığını söylüyor ve haramları helal kılıyordu. Bir rivayete göre de, İbn Nusayr, İmamiyye’nin onbirinci imamı Hasan el-Askeri’nin (260-873) “bab”ı olduÄŸunu ileri sürmüş ve onun vefatıyla da oÄŸlu Muhammed b. el-Hasan’ın mehdiliÄŸini kabul etmiÅŸtir (E.Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhebleri, s. 143, en-Nevbahtî, FırakuÅŸ-Şî’a, nÅŸr. M.Sadık, Necef 1936, s. 193).
Genellikle Suriye bölgesinde yayılmış bulunan Nusayriler, Karmatilerin 291 (903) yılında Suriye’yi ele geçirmesi üzerine, bir kısmı Suriye’de kalırken bir diÄŸer kısmı ise, Antakya civarına çekildiler. Özellikle Nusayrilik Hamdanilerin Suriye’ye egemen olmasıyla bu dönemde büyük bir güç kazandılar. Zira Hamdani emirleri bu mezhebe girmiÅŸ ve yaygınlaÅŸması için uÄŸraÅŸmışlardır. Selçuklular döneminde Malazgirt savaşını (463/1071) takiben de Nusayriler Antakya’yı ele geçirmiÅŸlerdi. Frankların 492 (1098) yılında bölgeyi iÅŸgal etmeleri üzerine bir süre onların hakimiyetleri altında kaldılar. Haçlı seferleri esnasında Haçlı ordularına yardım etmiÅŸ ve müslümanların aleyhinde Hristiyanlara destek olmuÅŸlardı. Bundan dolayı Selahaddin Eyyubî tarafından cezalandırılmışlardır. Aynı ÅŸekilde Memluklular aleyhinde MoÄŸollara yardım ettikleri için Memluklu Sultanı Baybars’tan da baskı gönnüşlerdi. Nusayriler, bölgede sırasıyla hüküm süren, Selahaddin Eyyubi, Haçlılar, İsmaililer ve MoÄŸollar’dan sonra Yavuz Sultan Selim’in 922 (1516) yılındaki Mercidabık Zaferi ile Suriye’yi ele geçirmesi ile daha sonraki devirlerde de aynı bölgede varlıklarını sürdürürler. Nusayrilerin hemen hemen her devirde ve özellikle Osmanlı Döneminde varlıklarını sürdürmelerindeki en önemli faktör, Osmanlı Devletinin, hükmü altındaki bölgelerde her inanç ve ırktan olan kavimlere gösterdiÄŸi müsamaha anlayışı ve tavrı gösterilmektedir. Zira, Osmanlı Devleti, bu tavrını devletin baÄŸlayıcı ve birleÅŸtirici bir felsefesi olarak telakki etmekte idi. Zaman zaman Osmanlılara karşı isyan etmelerine raÄŸmen II. Abdülhamid onları resmen bir mezheb olarak kabul etmiÅŸti.
Bugün Suriye’de çeÅŸitli bölgelerde, Hatay, Tarsus, Adana, Fırat boyları ve Lübnan’da yaygın olarak yerleÅŸmiÅŸ bulunan Nusayrilerin sayısı bir kısım araÅŸtırmacılara göre yaklaşık 325-400 bin kiÅŸi civarındadır (L.Massignon, “Nusayriler” Maddesi, İ.A.) Bir kısım araÅŸtırmacılara göre ise, yalnız Hatay Bölgesi’nde yaklaşık yüz kırk dokuz bin Nusayri bulunmaktadır (Ahmet Turan, Les Nusayris de Turquie dans la Religion d’Hatay, Doctorat de III e cylcle Paris 1973, s. 21).
DiÄŸer bir çok itikadî fırkada olduÄŸu gibi Nusayrilik de kendi arasında çeÅŸitli fırkalara ayrılmıştır. Bunlar genel olarak dört kola ayrılmışlardır ki, bunlar; Haydariyye, Åžimaliyye (veya Åžemsiyye) Kilaziyye (veya Kameriyye) ve Gaybiyye’dir. Ancak bunlar, esas itibariyle, Åžimafiyye ve Kıbliyye olmak üzere iki ana kol halinde yaygınlık kazanmışlardır.
Nusayrilerin itikadi görüşlerine gelince:
Bunların görüşleri kısmen İslâm’dan kaynaklanmış olsa da ağırlıklı olarak batıni tevillere dayanmakta ve hatta zaman zaman hristiyan kültürünün etkisi görülmektedir. Hüseyin b. Hamdân el-Hasıbî’nin (346 veya 358/957 veya 968) Kitâbül-Mecmû’u ile önce nusayri iken daha sonra hristiyan olan Adanalı Süleyman Efendi’nin Kitâbul-Bakürati’s-Süleymaniyye fi KeÅŸfi Esrâri’d-Diyânâti’n-Nusayriyye isimli eserleri NusayriliÄŸin itikadı ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ederler.
Bir çok itikadi fırkada gördüğümüz gibi, fırkaların görüşlerini temel bazı hususlar teÅŸkil etmekte ve diÄŸer görüşler bu görüşün etrafında odaklanmaktadır. Nusayrilerin görüşlerinin temelini de Hz. Alinin ilahlaÅŸtırılması teÅŸkil etmektedir. Bundan dolayı Nusayriler Åžia fırkaları arasında gulat kısmından telakki edilmektedir. Bu fırkanın bütün kollarına göre Hz. Ali mabudtur, tanrıdır. Yüce Allah için sayılan sıfat ve özellikler Hz. Ali için sayılmaktadır. O nurun nurudur, ilahi zatı itibariyle gizlidir. O manadır. Görünüşte imam olmasına raÄŸmen, batını cihetiyle O, Allah’tır. Buna göre onların ÅŸehadet kelimesi “Ben Ali’den baÅŸka ilah bulunmadığına ÅŸehadet ederim “ÅŸeklindedir.
Bu anlayışa göre Ali, Tanrıdır. Kendi ruhundan Muhammed’i, O da Selman-ı Farisî’yi yaratmıştır. Ali “mana”, Muhammed “isim”, Selman ise “bab”dır. Bu üçlü A(ayn), M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafından Hristiyanlıktaki “Baba-OÄŸul-Ruhul-Kudüs” sistemiyle açıklanır. Ayrıca Selman’dan sonra beÅŸ tane de eytam vardır ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olayları ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yıldızların hareketini idare eder), Abdullah b. Revâha (Canlıların hayatlarıyla uÄŸraşır), Osman b. Maz’un (Rızık ve hastalıklarla uÄŸraşır) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî (Ruhları cesetlere gönderir). Bu beÅŸ eytam, aynı zamanda beÅŸ büyük yıldızdır.
Tenasüh ve ruh göçüne inanırlar. Onlara göre, insanlar ilk kez semâvî varlıklar olarak yaratılmışlar; fakat düşüşlerinin bir sonucu olarak bu günkü ÅŸekillerini kabullenmek zorunda kalmışlardır. Sürekli tenasüh ve ruh göçü, insanların tekrar semavi varlıklara dönmesiyle son bulacaktır. Yine Hz. Ali (r.a)’in yıldızların prensi olduÄŸunu ve güneÅŸ veya ay ile cisimlenmiÅŸ bulunduÄŸuna inanırlar.
Kendileri Ali’nin uluhiyyetine inanmak ve onun yüceliÄŸinin nimetine ermek ÅŸerefine ulaÅŸan kiÅŸilerdir. Aliye inanan Nusayrilerin ruhla, hareket yoluyla yıldızlar haline dönüşerek nurlar alemine yükselir. Nusayri olmayanların ruhları ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadınların ruhları yoktur. Åžeytanlar insanların günahlarından, kadınlar da ÅŸeytanların günahlarından yaratılmışlardır. Bu bakımdan kadınlara onların mezheblerinin sırları açıklanmaz. Bu taassuplarından ötürü Fâtıma’nın ismini kullanmayıp, metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtır’ı kullanmayı tercih ederler. Ayrıca onlara göre, diÄŸer halifelerle birlikte bir kısım sahabe ile Muaviye, Yezid ve Haccac da ÅŸeytanın sembolleridir ve lanetlidirler.
Tanrı olarak kabul ettikleri Ali’nin bulunduÄŸu yer konusunda iki gruba ayrılırlar. Haydariler’e göre Ali, göktedir. GüneÅŸ Muhammed’i, ay da Selman’ı temsil eder. Ali güneÅŸte oturmaktadır. Bu yüzden bunlara “Åžemsiler” de denilmektedir. İkinci kol olan Kilaziler’e göre ise Ali’nin yeri ay’dır. Bu yüzden bunlara da “Kameriler” ismi verilmektedir.
Onlara göre şarap, uluhiyyetin sembolüdür. Bundan dolayı şarabı ve şarabın aslı olan üzüm asmalarını aşırı bir şekilde yüceltirler.
İslamın beş şartı ise şöyle bir tevil esasına göre anlaşılır:
1. Åžehadet: NusayriliÄŸe giriÅŸte yukarıda sözü edilen ÅŸehadet kelimesi tekrar edilir. Sonra da “Nusayri dininden, Cundebî görüşünden, Cunbulanî tarikatından, Hasibî akidesinden, Cillî inancından, Meymunî fıkhından olduÄŸuma ÅŸehadet ederim” ÅŸeklindeki söz söylenir.
2. Namaz: Namaz sesle yapılan bir ibadet olup, sadece duadır. Namazın başında “Ali, Muhammed ve Selman’ı yüceltiriz” demek, namazı eda etmek olarak anlaşılır. Namaz Ali’ye açılan bir kalbin niyazı olarak anlaşıldığından ferdi yapılır, ancak, bayram ve mukaddes günlerde cemaat hafinde de yapılabilmektedir. Namazdan önce abdest alınmaz. Namazın ÅŸartları beÅŸtir:
a) BeÅŸ seçkini bilmek, Bunlar; Muhammed, Fâtır, Hasan, Hüseyin ve Muhsin’dir.
b) Gülmeden ve konuşmadan dua etmek,
c) Namazı, Abbasi rengi olduğu için siyah takkesiz kılmak,
d) İbadeti başkaları görmeden gizli yapmak,
el Namazı, “Ey Yüce, Büyük ve Arıların Efendisi Ali, bize merhamet et” diyerek bitirmek.
Namazın sayısı yine beÅŸtir ve beÅŸ masuma tahsis edilmiÅŸtir. Namazda Mekke’ye dönmek ÅŸart deÄŸildir. Öğleye kadar güneÅŸin doÄŸuÅŸ yönüne, öğleden sonra ise batıya doÄŸru yönelinir.
3. Oruç: Oruç, Resulullah’ın babası Abdullah b. Abdulmuttalib’in sessizliÄŸini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kur’an Hz. Muhammed’dir. Ramazan günleri ise, Nusayrilerin kutsal kiÅŸilerini temsil eder.
4. Zekat: Zekatın manası dini öğrenmek ve aktarmaktır. Her aile malî şartlarına göre, şeyhe para vermek zorundadır. Bu zekat yerine geçer.
5. Ziyaretler: Ziyaret yerleri çok önemlidir. Buralar beyaza boyanır ve aynı zamanda ibadet yerleridir. Ziyaret yerleri ya su kenarlarında ya da ağaçlık yerlerdedir. Bu anlayışları eski Fenikelilerden kalan bir inançtır.
Nusayrilerde, şeyhler tabir edilen din işlerini organize eden dört ayrı sınıf vardır ki, bunlar onlara göre büyük önem arzetmektedir.
Bunları da sırasıyla şöyle sıralayabiliriz;
A- Büyük Åžeyh: Ali’nin yeryüzündeki gölgesi durumunda olup, geniÅŸ ve büyük bir otoritesi vardır. İnsanüstü gücü bulunduÄŸuna inanılır, bu yüzden büyük itibar görür. Vazifesi, ÅŸeyh ve imam adaylarını seçmektir. Her bölgede ancak bir büyük ÅŸeyh bulunur.
B- Şeyh: Cemaatın manevi önderleri durumunda bulunan şeyhlerin sayıları çoktur ve atalarının melekler olduğuna inanılır. Melekler onlara hulul etmiştir. Ahiret aleminde şefaat hakkına sahiptirler. Merasim ve ziyaretleri idare edip, hastalara dua ederler, onlardan izinsiz doktora bile gidilmez. En güzel ve zengin kızlarla evlenirler ve evleri herkese açıktır. Şeyh olabilmek için şeyh ailesinden gelmek şart olduğu gibi geniş bir kültüre de sahip olmak zorunludur.
C- Nüvvab: Bir nevi şeyh yardımcısı durumundadırlar. Şeyh olabilmeleri büyük şeyhin kararına bağlıdır. Bunun için geniş bir tecrübeden geçmesi gereklidir, şeyh olabileceği kanaatı oluşuğunda bir başka bölgeye şeyh olarak atanır.
D- İmam: Daha alt tabakadan görevlilerdir.
Nusayriliğe giriş bir kaç merhaleden oluşmaktadır. Kadınlar bu mezhebe giremezler. Erkekler ise mezhebe girmekle yükümlüdürler. Giriş için, esas şart ana-babanın Nusayri olmasıdır. Erkek, sağlığı yerinde, 8-10 yaşından büyük ve ölümle karşı karşıya kalsa bile sır saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmak da Nusayriliğe giriş için gerekli şartlardandır.
Nusayriliğe giriş genel olarak üç merhaleden oluşmaktadır.
Sırasıyla bu merhaleleri görmeye çalışalım;
Birinci merhale: Mezhebe girecek yaşa gelen çocuğu babası, güvendiği bir nusayriye götürür ve ona tavassut etmesini ister. O şahıs onun manevi babası haline gelerek onu iyice tanır. Çocuğun durumu hakkında şahitler ve şeyhin huzurunda teminat alınır, çocuk eğer sır verirse öldürülür. Daha sonra o kişi çocuğun eğitimini sağlar. Müslümanların gözünde iyi bir müslüman intibası bırakmak için namaz kılıp, oruç tutmasına özen göstermesi istenir. Zira bu safhada o çocuk bir nevi ilk imtihandan geçmektedir.
Bu ön hazırlık safhasından sonra çocuk, “MeÅŸveret Cemiyeti” adı verilen bir toplantıya alınır ki, bu toplantı ÅŸeyhin veya ileri gelen bir nusayrinin evinde yapılır. Çocuk içeri alınır ve nefsini alçaltma, itaatkâr olmanın bir niÅŸanesi olarak, ÅŸeyhin ve orada bulunanların ayakkabılarını başına koyar. Uluhiyyet sembolü olan bir kadeh ÅŸarabı içtikten sonra, o, “Abdu’n-Nur” (Nurun kulu) adını alır. Bu arada a(ayın), m(mim), s(sin) harfleri, manaları anlatılmadan bir mühür ÅŸeklinde tekrar ettirilir, tekrar el ve ayaklar öpülür. Sonunda da bu merasimin ay, gün ve senesi kaydedilir.
İkinci merhale: İlk merhaleden kırk gün sonra yapılan bu toplantının adı “Melik Cemiyeti”dir. Çok zengin ve görkemli bir toplantıdır. Nakib, çocuÄŸa tekrar bir kadeh içki sunar ve a(ayın), m(mim), s(sin) harflerinin sırrını öğreterek bunları her gün 500 defa tekrar etmesini emreder. Bu arada “Kitâbül-Mecmu” dan da bazı bölümler kendisine öğretilir.
Üçüncü merhale: Bu ikinciden daha görkemlidir. NusayriliÄŸe giren çocuk eÄŸer ileri gelen bir aileden veya ÅŸeyh ailesinden birisi ise ikinciden yedi ay, eÄŸer halkdan birisi ise dokuz ay sonra icra edilir. GeniÅŸ bir salonda yapılan bu merasim bir hayli kurallara baÄŸlıdır. Salonda ortada büyük ÅŸeyhi temsilen bir imam oturur, sağında nakib, solunda ise necîb vardır. Bu ÅŸekil aynı zamanda a(ayın), m(mim), s(sin) harflerini yani Ali, Muhammed ve Selman üçlüsünü temsil etmektedir. Nakibin sağında da havarileri temsilen on iki kiÅŸi bulunur. Necibin solunda ise yirmi dört kiÅŸi yer almaktadır. Bu kiÅŸiler Kitabul-Mecmu’un beÅŸ defa tekrar edildiÄŸine ÅŸahitlik ederler. Merasimin başında imam tekrar, sır saklayacağına dair söz ister, havariler de onun sözüne ÅŸahitlik ederler. Bu sırada on iki havari önlerindeki on iki bardaktan birer yudum içki alırlar, aday da alır ve böylece uluhiyyete erilmiÅŸ olur.
Nusayrilere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler şunlardır:
1. Fıtr (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadîr (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi imam tayin ettiÄŸine inanılan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce, Necranlı Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasındaki lânetleÅŸme olayı) 5. FiraÅŸ (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine’ye hicret ettiÄŸi gece Hz. Ali’nin O’nun yatağına yatması) 6. Aşüre (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin, Kerbela’da ölmemiÅŸ, Hz. İsa gibi göğe çekilmiÅŸtir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer’in ÅŸehid edildiÄŸi gün) 8. 15 Åžaban (Selman’ın ölümü) 9. Nevruz ve Mihrican bayramları 10. 24/25 Aralık gecesi Hz. İsa’nın doÄŸumu ve “son yemek” ayini.
Onlar bayramlarda özellikle uluhiyyetin sağlanması için şarap içer ve buhur yakarlar. Onlara göre bu hareket bir uluhiyyet göstergesidir. Zira şarap kutsaldır.
Nusayriler, burada görüldüğü üzere, kendilerince kutsal kabul ettikleri bir takım bayram ve merasimlere çok bağlıdırlar ve bunları dikkatlice icra ederler. Zira bir çok batıl fırkada görüldüğü gibi, onlar kendi otorite ve ağırlıklarını ancak bu şekildeki resmi ve görkemli merasimlerle ve mensupları huzurundaki söz vermelerle sağlamaktadırlar. Yani bunun ancak ve ancak kollektif şuurla sağlanabileceği kanaatindedirler. Kollektif şuur, bir bakıma oldukça önemli ve zaman zaman da kullanılması lüzumludur. Ancak, bunun bir taassup ve hedef şeklinde kullanılması yanlış kanaat ve izlenimlere götürmektedir. İslâmda da bir takım merasim ve kollektif şuura götüren vesileler vardır, fakat bunların hiç birisinde esas itibariyle bir aşırılık gözlenmediği gibi daima itidal tavsiye ve tasvib edilmiştir. Ayrıca akıl ve mantık ölçüleri hiç bir şekil ve surette ihmal edilmemiştir. Önemli olan da budur ve bu tür merasimlere taassup ve ifrat-tefritin karışmamasıdır. Ve bu tür merasimlerin hiç bir şekilde hedef ve amaç olarak görülmemesidir.
Nusayrilerin buraya kadar anlatılan inanış, davranış, hal ve hareketleri dikkatlice izlenip gözönüne alındığında, bu mezhebin söz konusu bölgelerde zaman süreci içinde hüküm süren eski dinler ve inanışlardan, özellikle totemcilikten, Sabiîlik’ten, Mecusîlikten, Musevilik ve Hristiyanlıktan ve ilkel inanışlardan oldukça büyük oranda etkilendiÄŸini görmek ve müşahede etmek mümkündür. Bu inanış biçimi ve tezahürleri aynı zamanda bâtınilik perdesi ile de örtülerek bir gizlilik içinde, takdim edilmiÅŸtir. Zira, sözü edilen tutarsız görüş ve inanç biçimleri ancak bu ÅŸekilde idame ettirilebilmiÅŸtir. Dikkat edilirse mezhebe ilk girenden, ilk alınan söz, sır saklama hususudur.
Şu ana kadar inançlarını özetlemeye çalıştığımız Nusayriler, aslında inançlarını son derece gizli tutarlar. Öyle ki, büyük bir çoğunluğu inançların tamamı ve sırları hakkında bilgi sahibi olamazlar. Bu, ancak seçkin bir zümreye aittir. Öğretiler uzun bir üyeliğe kabul süreci içinde öğretilir. Bu, ancak uygun görülen 19 yaşına basmış erkekler için başlar. Sırlarını, başkalarına açma korkusuyla kadınlara öğretmedikleri gibi, kadınlar ayinlere de katılamazlar. Üyeliğe kabul töreni masonların üyeliğe kabul törenlerine şaşırtıcı bir biçimde benzemektedir.
Nusayrilere Fransız iÅŸgalcileri Eylül 1920′de Alevî ismini verdiler. Böylece Hz. Ali (r.a)’nin ismini kullanarak İslamı yıkmak daha kolay olacaktı. Dolayısıyla o günden bu güne Alevî ismiyle çaÄŸrılmayı tercih ettiler. İran’daki Bahâiler ve Pakistan’daki Kadiyâniler gibi Nusayriler de emperyalistlerin çıkarları doÄŸrultusunda kendilerine düşen rolü layıkiyle oynamışlar ve bu gün Suriye’de bu rollerini oynamaya devam etmektedirler.
Bu gün Suriye bu insanlar tarafından idare edilmekte olup, tarih boyunca Müslümanları devamlı katletmişlerdir. Sadece 1982 yılında Hama şehrinde gerçekleştirdikleri katliamda otuz bin sivil insan şehit olmuştur.
Sonuç olarak; gerçekte bir mezhep gibi görünmesine rağmen Nusayrilik, ne Hristiyanlıkla, ne Yahudilikle, ne de İslam ile ilgisi olmayan; gerek inanç, gerekse ibadet yöntemleriyle ayrı bir din olarak ortaya çıkmaktadır. Bunların kâfir, müşrik, mülhid olduklarında bütün Ehl-i sünnet ve Şia uleması ittifak etmiştir. Hatta İbn Teymiyye, bunların kestiklerinin yenilemeyeceğini, kadınlarının nikâh edilemeyeceğini söyledikten sonra; mürted olduklarından Cizye ödemekle hayat hakkına sahip olamayacaklarını bildirmektedir.
Nusayrilik bu tepkiyi görmesine raÄŸmen bir ara Lübnan’daki İmamiye mezhebi mensupları tarafından Åžiî bir mezhep olarak kabul edildi. Nusayrîler Suriye halkının dörtte biri olmalarına raÄŸmen 1971′den beri ülke yönetimine hakim olmuÅŸlardır. Böylelikle yirmi yıldır bütün ülke diktatör hafız Esad tarafından baskı altında tutulmaktadır.
Abdürrahim GÜZEL





