PEYGAMBERİMİZİN ŞÜKRÜ

Peygamberimiz, felâket ve musibetlere karşı sabrederken, bir lütuf ve nimete kavuştuğu zaman da şükrederdi. Zaten onun her hali şükür üzerineydi. Hiçbir meseleden dolayı şikâyet ettiği, insanlara dert yandığı görülmemişti. Çok ağır hastalıklara yakalandığında bile devamlı şükür içinde bulunurdu.

Hz. Âişe anlatıyor:

“Resulullah bir gün hastalandı. Yatağının içinde dönmeye baÅŸladı. Ben kendisine, ‘EÄŸer bu hastalık içimizden birisine gelseydi, çok ÅŸikâyet ederdik’ dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem şöyle buyurdu:

“Åžunu unutma ki, mü’minler birtakım sıkıntılarla karşı karşıya gelirler. Ayağına bir diken batan veya bedenine bir aÄŸrı giren mü’minin başına gelen bu sıkıntı dolayısıyla Allah bir günahını affeder ve âhiretteki makamını bir derece yükseltir.”

Peygamberimiz en dayanılmaz musibetlere uÄŸradığı gibi, en büyük ve ulvi nimetlere de kavuÅŸmuÅŸtu. Cenab-ı Hak kendisini âlemlere rahmet olarak göndermiÅŸ, kâinatın efendisi yapmış, bütün peygamberlere sultan, evliyalara rehber, mü’minlere eÅŸsiz bir örnek kılmıştır. Kendisine muhatap seçerek yüce kelâmını ona vahyetmiÅŸ, kısa zamanda dâvasında baÅŸarılı kılarak düşmanlarına galip getirmiÅŸ, yaymaya çalıştığı hak dini dünyaya yayılmış, kıyamete kadar hükmünü geçerli kılmıştır. Bunun gibi daha sayamayacağımız pekçok nimete kavuÅŸturmuÅŸtur.

Cenab-ı Hak, Peygamberimizi bütün günah ve kusurlardan temiz ve uzak olarak yaratmıştır. Geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Böyle olduğu halde, Peygamberimiz devamlı şükür içinde bulunurdu.

Bir gece sabaha kadar namaz kılmış, gözyaşı dökmüştü. Peygamberimizi bu halde gören aziz hanımı Hz. Âişe:

“Ya Resulallah, niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? GeçmiÅŸ ve gelecek günahlarınız—yok ya—affedilmedi mi?” deyince, Peygamberimiz ÅŸu karşılığı verdi: “Yâ ÂiÅŸe, Allah’a şükredici bir kul olmayayım mı?” Evet, o Allah’a gerçek manada şükreden yüce bir insandı. Sevinçli bir haber duyduÄŸu zaman hemen şükür secdesine varır, Rabbine olan minnetini bildirirdi.

Dünyada iken Cennetle müjdelenen Hz. Abdurrahman bin Avf anlatıyor:

“Bir seferinde Resulullah odasına doÄŸru gitti ve içeri girer girmez kıbleye karşı dönüp secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, Allah secdede ruhunu aldı sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı.

“Kimsin?” dedi.

“Abdurrahman” dedim.

“Ne var?”

“Ey Allah’ın Resulü, öyle bir secde yaptınız ki, Allah’ın secdede ruhunuzu almış olmasından korktum” dedim.

“Resul-i Ekrem şöyle konuÅŸtu:

“Cebrail bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduÄŸunu müjdeledi: ‘Kim sana salât ve selâm getirirse, Ben ona rahmet ederim.’ Bunun üzerine ben de Allah’a şükür secdesinde bulundum.”

Peygamberimiz hasta veya sakat birisini görünce Allah’ın kendisine ihsan etmiÅŸ olduÄŸu saÄŸlık için şükrünü dile getirmek üzere yine secdeye varırdı.

Abdullah bin Ömer’in anlattığına göre, Peygamberimiz bir gün yatalak bir hastaya uÄŸradı. Onun hâlini görünce hemen bineÄŸinden indi, Allah için secde etti. Hz. Ebû Bekir uÄŸradı, o da inip secde etti; Hz. Ömer de aynı ÅŸekilde secdeye vardı.

Peygamberimizin mübarek dilinden “Elhamdülillah” zikri düşmezdi. Bu kelime tam manâsıyla Allah’ın ihsan ettiÄŸi nimetlere şükrün bir ifadesiydi.

Hz. Ali anlatıyor: Resulullah yakınlarından birisini orduya katarak savaşa gönderdi. Şöyle dua etti:

“Allah’ım eÄŸer onları saÄŸ salim döndürürsen Sana lâyıkıyla şükretmek bana borç olsun” buyurdu.

Çok geçmeden savaÅŸ bitti, onlar da saÄŸ olarak döndüler. Resulullah, onları görünce, “Allah’ım, nimetlerini bollaÅŸtırdığın için Sana hamd olsun” dedi.

Bunun üzerine ben, “Ya Resulallah, siz, eÄŸer onları saÄŸ salim döndürürse Allah’a layıkı üzere şükretmek bana borç olsun, dememiÅŸ miydiniz?” dedim. Peygamberimiz “Yapmadım mı?” buyurdu. “Allah’a hamdolsun” anlamına gelen “Elhamdülillah” kelimesi Allah’a şükrün tam bir ifadesi sayılıyordu.