Bediüzzaman Said Nursi,1873 te Bitlis in Hizan ilçesine baÄŸlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde doÄŸdu. Babasının adı Mirza,annesinin Nuriyedir.AÄŸabeyi Molla Abdullah’ın ilim tahsil etmesinin kendisine kazandırdığı itibara imrenerek 9 yaşında TaÄŸ köyünde Muhammet Emin Efendi’nin medresesinde(alttaki resim) öğrenime baÅŸladıysa da çok geçmeden Nurs’a döndü ve haftada bir gün gelen aÄŸabeyinden temel bilgileri öğrenmekle tahsilini devam ettirdi. Öğreniminin en verimli safhası, 15 yaşındayken 1888′de Muhammet celalî’den ders aldığı üç aylık devredir. O zattan Molla Cami’den nihayete kadar, ortalama on yılda okutulan bütün metinleri üç ayda okuyup diploma aldı. Kitaplardan sadece anahtar bilgileri öğreniyordu.alet ilimlerini kapsayan bu Öğrenimin ardından,sıcaktan kavrulmuÅŸ toprağın suyu yutması gibi temel ilimlere yöneldi. Usûl’den Cem’ül-cevâmi, Kelâm’dan Åžerhül-Mevâkıf gibi ağır metinlerden günde ortalama iki yüz sayfalık bir kısmı anlayarak okuyordu.Bu sıralarda Åžirvandaki aÄŸabeyinin yanına gittiÄŸinde icâzet aldığını söyleyince o inanmamış, sıkı bir sınamadan sonra küçük kardeÅŸinin kendisini geçtiÄŸini görerek talebelerinden gizlice ondan ders almaya baÅŸlamıştı.

 

Siirt’teMolla Fethullah da imtihan sonucunda durumunu tespit etmiÅŸ, yanında bulunduÄŸu bir hafta içinde, günde bir-iki saatlik meÅŸguliyetle Sübkî’nin Usûl-i Fıkh’a dair Cem’ül Cevâmi eserini ezberlediÄŸini görünce ”zeka ile hafıza kuvvetinin ifrat derecede bir kimsede bir araya gelmesi nadirdir” deyip hayretini belirtti ve kitabına ÅŸu cümleyi yazdı (Cem’ul Cevâmi Kitabının tamamını bir haftada ezberlemiÅŸtir.) sonunda ünü, Siirt, Bitlis gibi bölge valilerinin, O’nu korumaya mecbur kalacakları boyutlara vardı.

 

 

Tillo’da Kubbeyi Hasiye türbesinde inzivada Kamus’u Muhit’i ezberlerken bir gece Abdülkadir Geylâni’yi rüyasında görür. ”Git Miran aÅŸireti reisi Mustafa PaÅŸa’yı hidâyete davet et; zulümden vazgeçip namaza, emr’i ma’rûfa baÅŸlasın der” Molla Said, derhal Miran aÅŸiretine doÄŸru Tillo’dan hareket eder. Büyük bir cesaretle tebliÄŸini yapar. PaÅŸa,onu öldürmeye kalkar fakat sonunda yola gelir. Bir süre Mardin’de ikamet eden Molla Said, çok genç yaÅŸta içtimayî ve siyasî hadiselerle ilgilenmeye baÅŸlar. Kendisinden endiÅŸelenen Mardin mutasarrıfı onu, muhafızlarla kelepçeli olarak Bitlis ValiliÄŸine sevk ettirir. Namaz kılmak için kelepçelerinin çözülmesini ister. Jandarmalar kabul etmeyince kendisi açar. Jandarmalar, bu hali keramet addedip hayretler içnde kalırlar; özür dileyip her türlü hizmete amade olduklarını söylerler. İleriki yıllarda Bediüzzaman’a; ”kelepçeleri nasıl açtın?” diye sorulunca ”Bende bilmiyorum, olsa olsa namazın kerametidir”diye cevap vermiÅŸtir. Bitlis’te vali ile bazı memurların
içki alemi yaptıklarını öğrenince emr-i maruf yapar. Önce hiddetlenen vali, az
sonra onu geri çağırtarak, ”Herkesin bir üstadı vardır. Artık benim de üstadım
sensin der.” Der. İşbu Vali Ömer PaÅŸa ona sarayında yer ayırır, ısrarla iki
sene misafir eder, kızı ile evlendirme isteğini Bediüzzaman kabul etmez. Birgün
meÅŸhur ÅŸeyhlerden Muhammet Küfrevî’nin kendisine bedua ettiÄŸini iÅŸitince onu
ziyaret eder. Küfrevi hazretleri kendisine iltifat edip teberrüken ders verir.
Said’in bir hocadan okuduÄŸu en son ders budur. Böylece o haberin asılsız olduÄŸu
da ortaya çıkmıştır. Van Valisi Hasan PaÅŸa’nın daveti üzerine 1893′te 15 yıl
sürecek olan Van ikametini başlar. Burada öğretim ve irşad hizmetini yaparken
hükûmet görevlileri ve muallimlerle de temasta bulunur; geleneksel ve Kelâm
ilminin, islam akâidini yeni dünya şartları karşısında açıklamaya yetmediği
kanaatine vardı ve fen bilimlerini öğrenmeye koyuldu. Coğrafya, matematik,
fizik,kimya, jeoloji, astronomi, biyoloji, tarih ve felsefe’ye dair kitapları, o
ilimlerin uzmanlarıyla konuşacak derecede öğrendi. Molla Said, kendisine has bir
öğretim usûlü geliÅŸtirdi. İlim ehli ona ”Bediüzzaman” lakabını vererek deÄŸiÅŸik
özelliklerini ifade etmek istediler. Bulunduğu ortamda yaşayan âlimlerden, şu
yönlerde farklı bir tutumu vardı: 1-Maaş ve hediye kabul etmiyordu. 2-Kendisine
sorulan tüm sorulara cevap verdiği halde ilim ehlinden hiç kimseye soru
sormuyordu. 3-talebelerini da zekât ve hediye kabülünden men ediyordu. 4-
Dünyada mücerred kalmak istiyor; ev,bark, eşya, aile kaydı altına girmiyordu.
Günün birinde Vali Tahir Paşa, bir gazetedeki şu müthiş haberi gösterir:
İngiltere Sömürgeler BaÅŸkanı Gladston, mecliste Kur’an’ı gösterip ”müslümanları
bu kitaptan uzaklaÅŸtımadıkça onlara tam hâkim olamayız.” DemiÅŸtir. Bu dehÅŸetli
haber, Bediüzzaman’ın ÅŸahikasına ulaÅŸmış olan iman heyecanında dalgalanmalar
meydana getirerek ; ”Kur’an’ın sönmez ve söndürelemez mânevi bir güneÅŸ olduÄŸunu
Dünyaya isbat edeceÄŸim ve göstereceÄŸim! Der. Fen bilimleri adına Batı’dan
gelecek dalâletlere karşı koymak üzere ideal edindiği üniversiteyi Van veya
Diyarbakır’da açmak düşüncesiyle 1896′da İstanbula gider.Netice alamayınca aynı
maksatla 1907 yılında İstanbul’a ikinci defa gitti.İstanbul Fatih semtindeki Åžekerci Han’a yerleÅŸir(alttaki resim.)

Kısa zamanda İstanbul’da
şöhreti yayıldı.Dinî ilimler alanında sorulan her soruya ikna edici cevaplar dair o zaman üniversit öğrencisi olup bizzat kendisine soru soran Hasan Fehmi Başol (Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi ve başkanı), Ali Himmet Berki (Yargıtay Başkanı) gibi- birçok şahid vardır.

Hilafet merkezinde siyasî temaslarla İslâm’ahizmeteden Bediüzzaman meydanlarda, kürsülerde sık sıgörünüyordu.meÅŸrutiyetin ilanından sonra bazı arkadaÅŸlarıyla İttihad-ı Muhammedî cemiyetini kurdu.Bütün müslümanları üyesi sayan bu cemiyet, hızlı bir geliÅŸme kaydetti. GeldiÄŸi ileri sürülen ”Hürriyet”in ÅŸer’î sınırlar çerçevesinde kalması için gayret gösteriyordu. Tanin, İkdam, Serbesti, Mizan, Åžark ve Kürdistan,Volkan gibi çeÅŸitli gazetelerde yazıyordu. Devrin siyasi ÅŸartları içerisinde ve kaygan siyaset zemininde,geleneksel saltanat idaresinin devamının zor olduÄŸun düşünüyor,bundan dolayı meÅŸrutî idareyi bir çare olarak görüyordu. ”Eski hal muhal,ya yeni hal ya izmihlâl” diyordu.Said Halim PaÅŸa, Babanzade Ahmet Naim,Filibeli Ahmet Hilmi, Mehmet Akif, Elmalılı M.Hamdi gibi birçok İslâmcı ilim ve fikir adamı da böyle düşünüyorlardı. Fakat çok geçmeden İttihat ve Terakki hükümetinin, daha çok menfi tesirler altına girdiÄŸini görünce doÄŸru bildiÄŸini söylemekten geri durmamıştır. Bu arada 31 Mart hadisesi oldu; birçok hoca arasinda o da tutuklanıp idam istemiyle yargılandı. Sıkı Yönetim Mahkeme BaÅŸkanı HurÅŸit PaÅŸa’nın:”Sende Åžeriat istemisÅŸin öyle mi?” sorusuna ÅŸu cevabı verdi: ”Åžeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım.Zira Åžeriat,sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir.Fakt ihtilalcilerin istediÄŸi gibi deÄŸil!” Kendisine yapılan ithamlara karşı yaptığı uzun savunma,daha sonra iki defa tab edilmiÅŸtir. Cesurca müdafaası neticesinde idam beklerken beraat etti. Mahkeme heyetine teÅŸekkür etmeksizin mahkemeden çıktı. Beyazıd’dan sultanahmed’e kadar kendini izleyen bir halk kitlesi önünde ”Zalimler için yaÅŸasın cehennem!” nidasıyla ilerledi. İsyan eden sekiz taburu itaate sevk ettiÄŸi sabit olunca Sıkı Yönetim Mahkemesi, onun isyana katılmadığını anlamış ve beraat ettirmiÅŸti. bu olaydan sonra İstanbul’da fazla kalmaz, 1910 yılında Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır, Batum yoluyla Van’a giderken Tiflis’e uÄŸrar. Tiflis’te Åžeyh San’an tepesinde bir Rus polisiyle ilginç bir konuÅŸması olur.İslam’ın geleceÄŸinden ümitli olduÄŸunu ifade etmesi üzerine polisin çaÄŸdaÅŸ müslümanların esir, zayıf fakir olup varlık göstermelerinin imkansız olduÄŸunu söylemesine karşılık verdiÄŸi ÅŸu keramet cevap 90′lı yıllardan sonra meÅŸhur olmuÅŸtur: ”Müslümanlar tahsile gitmiÅŸler ; iÅŸte Hindistan, İslâm’ın kabiliyetli bir evladıdır,İngiliz lisesinde okuyor. Mısır İslam’ın, zeki bir mahdumudur,İngiliz Mülkiye mektebinden ders alıyor,Kafkas ve Türkistan İslamın iki bahadır oÄŸullarıdır,Rus harbiyesinde talim ediyorlar”(Nur talebelerin’den bir hizmet grubu 1995 yılında Tiflis ÅŸehrinde bir özel lise açmışlardır.) Daha sonra Van bölgesini dolaÅŸarak ilmî içtimaî konularda etrafı aydınlatır. Gezileri esnasında kendisine sorulan surulara verdiÄŸi cevaplar,Münâzarat adlı bir kitapta toplanmıştır. 1911 kışında Åžam’a gittiÄŸinde oralı bazı âlim dostlarının ricası üzerine Emevi Camii’nde(alttaki resim) tarihi bir hutbe verdi(bu hutbenin Arapça orijinali küçük bir kitap halinde iki defa yayınlandılktan sonra bizzat müellif tarafından Türkçe tercümeside yayınlanmıştır).


Bu hutbede İslâm dünyasını geri bırakan etkenlerin şunlar
olduÄŸunu tespit eder: 1-Yeis. 2-Toplum hayatında sıdkın (doÄŸruluÄŸun) ölmesi. 3-Düşmanlık arzusu.4-Mü’minleri birbirine baÄŸlayan manevi baÄŸları bilmemek.5-İsdibdat. (Baskı).6-Åžahsî menfaat peÅŸinde koÅŸma. Bu hastalıkların ardından tedavi yollarını da göstermektedir. Bu hutbenin bir yerinde, 50 sene sonra gelecek nesillere hitab ettiÄŸini söyler ki,yirminci asrın son üçte birinde onun eserlerinin daha büyük bir yayılma göstermesi,bu hitabın tam yerinde olduÄŸuna delil teÅŸkil eder. 1913 yılında, Van’da kurmayı planladığı üniversite için devlet, 19 bin altın tahsis ettiysede ÅŸim- diki üniversite kampüsünün de yerleÅŸtiÄŸi Edremit semtinde temeli atılan üniversite, 1. Dünya Savaşı sebebiyle tamamlanamadı. 1915 yılında cihad fetvasına beÅŸ alimden biri olarak imza attı. Fetvayı kuzey Afrika’da dağıtıp Van’a döndü.BEDİÜZZAMAN,fiilî olarak da cihadın içindeydi. Kafkas cephesinden sonra Van ta- rafına geçip, Anadolu savunmasına katıldı ÇoÄŸunu talebelerinin oluÅŸturduÄŸu gönüllü milis kuvveti, beÅŸ bin kadar askerden meydana geliyordu. Bir yandan bu alaya kumanda eder iken fırsat buldukça at üstünde talebelerinden Molla Habib’e İşârât’ül-İ’caz tefsirini arapça olarak yazdırıyordu. Bitlis müdafaası esnasında birliÄŸinden üç talebesiyle kalıncaya kadar çarpıştı.

Sonra yaralı bir vaziyette esir düşüp Sibirya’daki KoÅŸturmaya’ya gönderildi.
(yandaki resim) Bir esir kampını teftiÅŸe gelen Rus BaÅŸkumandanı Nikola Nikolaviç’in önünde herkes ayaÄŸa kalkarken o kalkmadı.Sebebi sorulunca ”ben İslâm alimiyim. İmanlı kimse gayri müslime kıyam edemez” cevabını verdi.Kum- andan idamını emretmiÅŸken Bediüzaman’ın son arzusu olan iki rek’âtlık namazından sonra emri- ni geri aldı.Bu hadiseyi kendisi anlatmamış,esir kampında beraber bazı zâtların tanıklığına dayanarak tarihçi Abdurrahim Zapsu (Ehl-i Sünnet Mecmuası,1948,c.2,sayı: 46) yayınladıktan sonra tasdik etmiÅŸtir. Komünizm ihtilali ile sarsılıp bölünen Rusya’nın karmaşıklığından faydalanarak 4 yıl süren esaretten firar ile kurtulup Petrsburg, VarÅŸova, Viyana yoluyla 1334 yılında İstanbul’a dönmeye muvaffak olur.

Dünya savaşından donra, 1918 yılında kurulup Osmanlı Devleti’nin en din kurulu durumunda olan Dar’ül-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliÄŸine Orduy-ı Hümayun adayı olarak tayin edildi. Bu kurulda İzmirli İsmail Hakkı,Åžeyh Saffet (yetkin) gibi zâtlar üye olup Mehmet Akif de kurulun genel sekreteriydi. Harbin sonuna doÄŸru İngiliz siyasetinin iç yüzünü ortaya koyan Hutuvvât-ı Sitte adlı risâlesini yayınlamış ve İstanbul’un her tarafına dağıttırmıştı. İngilizler 1920 yılında İstanbul’u iÅŸgal edince bu risâle, İngiliz BaÅŸkumandanına gösterilir ve BEDİÜZZAMAN’ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduÄŸu kendisine ihbar edilir. Kumandan onu idam etmeye niyetlendiyse de böyle bir hareketin,DoÄŸu Anadolu’da büyük bir kargaÅŸaya ve İngiliz aleyhtarlığına sebeb olacağı yönün – deki uyarıları dikkate alarak bu kararından vazgeçer. İşgal döneminde İngiltere Angligan Kilisesi baÅŸ papazı, İslâm hakkında kapsamlı altı soru ha- zırlamış ve yetkili din âlimlerinin cevaplarını istemiÅŸti. Elmalı’lı Muhammet Hamdi Yazır, Abdülaziz ÇavuÅŸ gibi bir kaç zât,küçük bir kitap çapında cevaplar hazırladılar. BEDİÜZZAMAN ise ”Ben onlara bir tek kelimeyle bile cevap vermem Cevabım tükürüktür” deyip bu tutumunun sebebini şöyle açıklamıştır:”Çünkü zalim devletin,ayağını boÄŸazımıza bastığı dakikada, papazlarının maÄŸrur bir eda ile suâl sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım gelir.” Bu cevap, onun farkını ve mizacını gösteriyor. Üstad, bu kiÅŸilerin maksatlarını keÅŸfedip: ”İşte biz, adamı böyle yeneriz. Åžayet sizin dininiz hak olsaydı bu periÅŸan vaziyete düşmezdiniz. Åžimdi bizim üstünlüğümüzü anlayın bakalım!” dercesine bu soruları yönelttiklerini keÅŸfedip bu ağır cevabı vermiÅŸti. 5 Mart 1920′de Hamdullah Suphi, V. Ebuziyya, Mazhar Osman, F. Kerim Gökay, Süheyl Ünver, M. Åžekip Tunç ve Hakkı Tarık Us ile YeÅŸilay’ı kurdu. 1921 yılının Ocak ayında İskilipli Atıf Mustafa Sabri, Ermenekli Saffet efendilerle Müderrisler Cemiye’tini kurdu. Anadolu’da baÅŸlatılan İstiklâl hareketini destekledi. Åžeyhülislâm Dürrizâde’nin bu hareket aley- indeki fetvasının, esaret altında verilmiÅŸ olduÄŸundan geçersiz olduÄŸunu belirtti.

İstanbul’daki önemli ve baÅŸarılı hizmetlerinden dolayı Ankara hükûmeti, onu Ankara’ya davet etti. ”Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum” diyerek bu teklifi kabul etmedi. Zaferden sonra 9 Kasım 1920′ de davet tekrarlandı ve bu defa kabul etti. Meclis’de,resmî karşılama töreni yapılmasına dair karşı çıktı.Mebusların dinî yönden lâkayd olduklarını görünce 19 Ocak 1923′te üç sayfalık bir beyannname dağıtarak onları uyardı.Namaz kılanlara altmış mebus daha katıldı.Namazgâh olan küçük bir odayı, büyük bir mescid haline getirtti.İdealindeki üniversiteyi gündeme getirdi; 163 milletvekilinin oyu ile bu iÅŸ için yüzellibin banknot ödenek ayrıldı. Bediüzzaman, İslâm âleminde bir dirirliÅŸ olacağına dair kuvvetli ümidi sebebiyle Ankara’ya gelmiÅŸti.GençliÄŸinden bu yana tüm çabaları hep bunun içindi.Siyasî açıdan bu yöndeki son teÅŸebbüsü,Ankara’da oldu.Fakat karşısına kuvvetli engeller çıktı. Bir gün Meclis’te, Mustafa Kemal PaÅŸa ile iki saat kadar görüşmüş; yapılacak inkılâbın Kur’an’dan kaynaklanması gerektiÄŸini,Avrupalıları taklit etmenin doÄŸru olmayacağını anlatmıştı.Mustafa Kemal,Bediüzzaman’ın nüfûzundan istifade etmek için ona mebusluk,Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye gibi Diyanet’te azalık ve Åžark Umumi VaizliÄŸi’ni teklif eder.Fakat Bediüzzaman kabul etmez.Meclis’teki ortamı da deÄŸerlendirerek siyaset alanında yapacağı biÅŸey kalmadığını düşünür;Van’a gidip Erek dağında bir maÄŸarada inzivaya çekilir.Bu düşünce, aslında baÅŸka bir alandaki hareketi planlamak gayesiyle yapılan bir gerilim, koÅŸmak için yapılan bir geri çekilmeydi.Dalâletin, ilim ve medeniyet kisvesiyle girdiÄŸi, yöneticilerin çoüunun Avrupai fikirlere meftun olduÄŸu, dini faaliyetlerin yasaklandığı,dinî eÄŸitim veren okulların kapatıldığı, totaliter tek parti yönetimin hâkim olduÄŸu bir dönemde teÅŸkilâttan mahrum olarak dinî hizmetrealitede yok sayılırdı.Bediüzzaman, neticesiz kalmaya mahkum ani çıkışlara iltifat etmemiÅŸ;İslâm beldelerinden birine yerleÅŸme,orada hizmete devam etme tekliflerini de kabul etmemiÅŸtir.O,her zaman mücadelenin kzıştığı yeri tercih etmiÅŸtir. SÜRGÜN EDİLMESİ Diyarbekir tarafında ortaya çıkan ÅŸeyh Said harekeine katılmadığı halde o kıyamın neticesinde(Åžubat 1925),kış mevsiminde Erzurum ve İstanbul’dan sonra Burdur’a sürüldü.7 ay orada kaldıktan sonra büsbütün tecrid etmek gayesiyle 1926′da, Isparta’ya baÄŸlı daÄŸlık ücra bir köy olan Barla’ya gönderildi.


Barla da tecrit edmesine raÄŸmen,Allah Teâlâ, kendi hesabının, mahlukların hesabını bozacağına aÅŸikar bir delil göstermek istiyordu.daÄŸ başında bir köydeki birkaç köylüyle bile görüşmesi yasaklanmış, devamlı gözetim altında ihtiyar, garip, fakir bir insanın yazdığı hakikatleri dünyanın her tarafına yayıp hidayete susamış gönüllere ulaÅŸtırabileceÄŸini gösterdi.Yanında Kur’ân-ı Kerîm’den baÅŸka kitabı yoktu. Barla öyle bir diriliÅŸe kaynak oldu ki bir tarihçinin tesbitiyle “Türkiye’de dinsizlerin planını altüst etti.”İman hareketi, dolaylı olarak içtimaî bir de netice aldı; Ceberrut Halk Parti idaresini de -ÅŸefi İsmet İnönü’nün ikrarı ile- deviren hareket oldu. Barla sürgünü ile Bediüzzaman’ın, 1925-1960 yılları arasında otuzbeÅŸ yıl süren hapis,sürgün,baskı dönemi baÅŸlamıştı.Üstad, yazma bilmekle beraber hattı düzgün ve güzel deÄŸildi.Bazı kâtiplere yazdırır,elden ele kopyalar çıkarmak suretiyle eserler yayılır, yazılanları da müellif bizzat tashih ederdi.Matbaadan istifade imkânı yoktu.Bunun siyasî ve malî sebepleri vardı elbette.Fakat asıl kültürel boyut üzerinde durmak gerekir.Üstad,harf inkılâbının bir emirle bin yıllık mazi ve kültürle ilgisinin kesilmesine karşı yeni nesile,Kur’ân harfleriyle yazılan eski kültürümüzü tanıtmak istiyordu.Risale-i Nur, yazılışından otuz yıl sonra,1956′da matbaada basılabildi.Üstad, o kadar zor ÅŸartlarda otuz sene boyunca bu iÅŸin ekol olaerak belki de tek temsilcisi oldu.Fotokopi hatta teksir makinasının bile olmadığı zamanda tek çare, bakarak el yazısı ile nüsha çoÄŸaltmak oluyordu.Bir kitaptan tek bir suret elde edebilmek için haftalarca aylarca yazmak gerekiyordu.Kâtip sayısı sınırlıydı.İşte Risale-i Nur hizmeti, ÅŸakirtlerin kollarını matbaa haline getirti.Altıyüzbin nüsha eser böylece çoÄŸaltıldı ki böyle bir çalışma, tarihte misli görülmemeiÅŸ bir çalışmadır.Kısa bir zaman sonra Üstad’ın sade fakat en ÅŸiddetli baskı dönemlerinde olduÄŸu gibi serbestlik zamanında da pek semereli olan teÅŸkilâtı kurulmuÅŸ bulunuyordu:YerleÅŸim merkezlerinde talebelerin irtibat merkezi olan medrese(dershane),kâtip talebeler, kitap ve mektup taşıyan Nur postacıları.Üstad, barla ‘da sekizbuçuk yıl kaldı.Onun boÅŸ durmadığını gören islâm aleyhtarları rejim aleyhinde cemiyet kuruyor iddasında bulundular.1935′de EskiÅŸehir Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında dava açtı.Neticede keyfî olarak , tesettürle ilgili ayetin tefsirinden ötürü kendisine onbir ay hapis cezası verildi.


Halbuki isnad edilen devlet düzenini deÄŸiÅŸtirmek için teÅŸkilat kurma suçu sabit olsaydı ya idam veya müebbed hapis cezası verilmesi gerekirdi. Geçimini nasıl saÄŸladığı hep merak edilmiÅŸtir.Mahkemede şöyle demiÅŸti : “Darü’l -Hikme-ti’l-İslâmiye’de aldığım maaÅŸtan çoÄŸunu, o zaman yazdığım kitapların tab’ına sarf ettim;az bir kısmını hacca gitmek için ayırmıştım.İşte iktisat ve kanaat bereketiyle o cüz’i para bana dokuz yıl kâfî geldi.Hâlâ o mübarek paradan bir miktar var.Geçim konusunda EmirdaÄŸ’da da şöyle diyecektir.Ondokuz sene iki yüz banknot ile ÅŸiddetli iktisat ile idare ettim. Palto ve fanila ve pabucunu satmakla maiÅŸetini temin eden…. 27 Mart 1936′da EskiÅŸehir hapishanesinden çıktıktan sonra Kastomonu’ya sürgün edilip polis karakolunun karşısında bir eve yerleÅŸtirildi.(alltaki resim)

Tedbirli bir tarzda, civardan hizmete gelenler vasıtasıyla eserlerini yayıyor,Isparta ve diÄŸer yerlerle irtibatı devam ediyordu.Kastamonu’da sekiz yıl kaldıktan sonra, bu hizmetin durdurulamayıp daha da yayıldığı görülünce 1943′de 126 talebesiyle Denizli Ağır Ceza Makhemesi’ne sevkedildi.Prof Necati Lügal,Prof Y.Z.Yörükkan ve Türk Tarih Kurumu’nunda incelemesi neticesinde:”Bediüzzaman’ın siyasî faaliyeti yoktur.Eserleri ilmî ,îmânîdir.Kur’ân’ın tefsiri mahiyetindedir.Onun mesleÄŸinde cemiyetçilik ve tarîkatçılık yoktur.”dedi.Mahkemece 130 parçalık külliyatın hepsine 15 Haziran 1944 günü beraat kararı verilip bu karar temyizce de tasdik edildi. Denizli mahkemesinde kendiside tarihi bir müdafada bulunmuÅŸtu.Müdafasının bir yerinde şöyle demiÅŸti: “Evet,biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki;her asırda üçyüzelli milyon mensupları var.Ve her gün beÅŸ defa namazla,o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hürmetlerini gösteriyorlar….İşte biz,bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız ve hususi vazifemiz de Kur’ânın imanî hakikatlarını tahkiki bir suretle ehl-i imana bildirip,onları ve kendimizi kurtarmaktır. EÄŸer laik cumhuriyeti soruyorsanız,ben biliyorum ki laik manası,bitaraf kalmak,yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere iliÅŸmediÄŸi gibi,dindarlara ve takvacılara da iliÅŸmez bir hükümet telakki ederim.Yirmi senedir ki hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmiÅŸim.Hükümet-i cumhuriye ne hal kesbettiÄŸini bilmiyorum.El-iyazu billah,eÄŸer dinsizlik hesabına,imanına ve ahiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan bir dehÅŸetli ÅŸekle girmiÅŸ ise,bunu size bilâ-pervâ ilan ve ihtar ederim ki bin canım olsa,imâna ve âhirete feda etmeye hazırım…..” Denizli hapishanesinden çıktıktan sonra hükümet,o’nu Emirdağı nda ikamete gönderdi.Fakat hizmeti ilerledikçe hakkındaki kanunsuz ÅŸiddet uygulaması artıyordu.Kendisi : “Denizli hapishanesindeki bir aylık sıkıntıyı,EmirdaÄŸ ikametinde bir günde çekiyordum…” demiÅŸtir.Bir süre sonrakaymakamlık,camiye çıkmasını menetti.Prensip olarak,sadece hizmetle ilgili olanlarla zaruret miktarı görüşürdü.Halk ile temas etme fırsatını,yaptığı gezintilerde bulurdu.Rastladığı insanlara kısa dersler verir,irÅŸad ve nasihatte bulunurdu. Derken 1948 ocak ayında,ülkenin çeÅŸitli yerlerinden toplanmış ellidört talebesiyle Afyon da tutuklandı.


Afyon un soÄŸuk kışında yetmiÅŸbeÅŸ yaşındaki ihtiyar birinin yirmi ay hücre hapishanesinde tutuklu kalması,ölüme terkedilmesi demekti.Åžahsına verilen sıkıntıların fazlalığını,bütün cemaate duyulan hiddeti teskin vasıtası saymakla memnun olmuÅŸtu.Hapishanede onunla gizlice görüşmeye çalışan talebeleri falakaya yatırılıyordu.HerÅŸeye raÄŸmen diÄŸer hapishaneler gibi Afyon hapishanesi de “Medresey-î Yusufiye” ye dönüştü.Caniler ıslah-ı hal ettiler.Hatta ceza süresini tamamlayan bazı mahkumlar:”Kendimizi suçlu göstermek suretiyle onlarla beraber kalacağız dediler.Burada hapishane müdürüne yazıp dedi ki:” Rusya da bolÅŸevizm fıtınası ve fransız ihtilali önce hapishanede baÅŸladı.Fakat Risale-i Nur ÅŸakirdleri EskiÅŸehir,Denizli,Afyon da hapishaneleri ıslah etti…. Mahkeme kendisini yirmi ay mahkum etme kararı aldı.Yargıtay ın bu kararı bozmasına raÄŸmen kanunsuz oylamalar ile tekrar aynı karar mahkum edildi.Mahkeme devam ederken demokrat parti iktidara gelip genel af ilan etti.Tahliye edildiler.Mahkeme ancak 11 eylül 1956 da beraat verdi.Tahliyeden sonra EmirdaÄŸ da ikamet etti.Afyon hapishanesinden sonra mektepliler ve memurlar,hissedilir derecede onun halkasına dahil oldular.Bazı üniversiteli gençlerin yayınladığı Gençlik Rehberi adlı kitabı dava konusu olunca mahkeme için 1952 de İstanbul a geldi.AÅŸağıdaki resimler Bediüzzaman hazretlerinin 1952 yılında İstanbul’a geldiÄŸinde çekilmiÅŸtir.

               
Abdurrahman Åžeref Laç ve Mihri Helav gibi deÄŸerli avukatlar savunmada yer aldılar.Mahkeme beraatla neticelendi.Halk,özellikle gençlik,kendisine büyük ilgi gösterdi.Uzun bir ayrılıktan sonra istanbul a,sılaya gelir gibi gelmiÅŸti.1953 te Isparta da ikamete baÅŸladı.Demokrat parti iktidarının,ezanı asli ÅŸekliyle okunmasına imkan vermesi sebebiyle tebrik edip vatan ve millet hizmetinde muvaffakiyet temennisinde bulundu.Ayrıca Risale-i Nur u serbest bırakıp,Ayasofya yıda cami haline irca eden bir mesaj gönderdi.1953 te üç ay İstanbul da kalıp,fethin 500. yıl dönümü kutlamalrına katıldı.1956 da eserleri,talebelerinden bir kaç heyetçe yeni türk harfleriyle yayınlanmaya baÅŸladı. 1960 baÅŸlarında Ankara ve Konya’ya gitmesi siyasi çevreleri telaÅŸa verince Hükümet, radyodan bildiri yayınlayarak EmirdaÄŸ’da ikamet etmesini istedi. İşte o hapishane dışındayken bile -1925 ve 1960 yılları arasında- böyle mahkum muamelesi gördü. Fakat Osman Yüksel’in dediÄŸi gibi o ”Mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Ama mahkumken bile hükmediyordu.” 18 Mart 1960′da EmirdaÄŸ’dan Isparta’ya oradan da gizlice Urfa’ya gitti (21 Mart). Bakanlığın a- cele Urfa’yı terketme emrine, Urfa’lı siyasilerve halk karşı koydu. Emri tebliÄŸ eden Emniyet Müdürü’ne : ”Ağır hastayım.Dönecek takatim yok. Zaten buraya ölmeye geldim” dedi. 23 Mart sabaha karşı Kadir Gecesi vefat etti.


Tereke hakimi, saat, cübbe ve yirmi lira tespit edip kardeÅŸine verilmesini hükme baÄŸladı. 24 mart perÅŸembe günü Halilurrahman Dergâhı 1960 gecesi Urfa’nın her tarafı askeri zırhlı birliklerce tutuldu. Saat 01.00′de demir parmaklıklar kesilip varyozlarla mezar yıkıldı. Ceset hiç bozulmamıştı. Sadece kefen biraz sararmıştı. Konya’dan askeri uçakla getirilen kardeÅŸi Abdülmecid Nursî, mezarın naklinde hazır bulundurulmuÅŸtu. Onun verdiÄŸi bilgiye göre ceset, askeri uçakla geceleyin Afyon askeri havaalanına nakledildi. Oradan da karayoluyla Isparta tarafına götürülüp meçhul bir yere defnedildi. Yirminci asırda devlet yönetimini elinde bulunduranlar tarafından mezarda bile ona yapılan bu muamele, Üstâdın dalâleti ne derece çılgına çevirdiÄŸinin bir göstergesidir. Kadir MısıroÄŸlu, Sebil dergisinde, 1970′de onu anarken kapak resmi olarak onun resmini koyup altına ÅŸu cümleyi yazmıştı: ”Türkiye’de dinsizlerin planını altüst eden adam.” Bu tarihi tespitin doÄŸruluÄŸunun yüzlerce delilinden biri de zalimlerin onun ölüsünden bile korkarak meza- rını bilinmeyen bir yere nakletmeleridir. Ne var ki zalim insanların eliyle kader-i ilahî, onun ihlâslı bir dileÄŸini gerçekleÅŸtiriyordu. Bir çok talebesinin yanında söylediÄŸi ve yazılı mektupları içinde neÅŸredilen bir sözünde şöyle demiÅŸti: ” Benim kabrimi, gayet gizli bir yerde bir-iki talebemden hiç kimse bilmemek lâzım geliyor… Dünyada beni sohbetten meneden bir hakikat, elbette vefa- tımdan sonra da, bu suretle, beni sevap cihetiyle deÄŸil, dünya cihetiyle menetmeye mecbur e- decek.”(Bu hakikat ihlas olup, onu şöhretten, insanların—manevi kabilden dahi olsa–ücretlerin- den menetmektedir.) Vefatından uzun seneler önce 1923′de yazdığı ve yeni harflerle de vefatından beÅŸyıl önce yayınlanan Sözler kitabının sonunda imza kabilinden koyduÄŸu ed-Dâi hatimesinde 1379′da vefat tarihini ve sonra mezarının yıkılacağını ve Asya’da İslâmiyet’in inkiÅŸaf edeceÄŸini Allah’ın bildirmesiyle bildirmiÅŸti.(Bu satırları yazan Üstad vefât ettiÄŸinde, A.Ü. Hukuk Fakültesi 1.sınıf öğrencisi idin ve o günlerde memleketim olan Ergani’de bulunuyordum. Bediüzzaman’ın vefat haberinin radyodan duyurulduÄŸu gece, ilçenin müftüsü olan babam merhum M. Zeki Yıldırım’ın etrafında geniÅŸ bir terâvih cemaati ile çayhanede oturuyorduk.Haber duyulunca babam beni evegöndererek Sözler’i getirmemi söyledi. Getirdim. Üstâd’ın imzam dediÄŸi ed-Dâi kıtasını okuduk. / S. Yıldırım / .)

KISACA BAZI FİKİRLERİ
ÜSTÂD BEDİÜZZAMAN’ın ”ESKİ” ve ”YENİ SAİD’ dönemlerinde yazdığı birçok eserleri var- dır. Türkçe, Arapça ve az miktarda Farsça yazmıştır. Eserleri hacim olarak toplam altı bin sayfa tutmaktadır. Eserlerinde nakle deÄŸil, yeni, orijinal fikirlere yer verir. DiÄŸer eserlerde bulunabilecek bilgileri onlara havale edip tekrara gerek duymaz eserlerinin çoÄŸu Kur’ân tefsiri mahiyetindedir. Konuya girerken bir veya daha çok ayetten hareket eder.Fakat eseri, alışılmış lafzî tefsir tarzında deÄŸildir. Kur’an hakikatlerinin kuvvetli hüccet- lerini ortaya koyması itibariyle farklı ve önemli bir tefsirdir. Kur’an’ın hidayetini insanlara anlatma iÅŸini gerçekleÅŸtiren, insanın aklını, nefsini, duygularını ikna eden bir eserdir. Aslında insanların çoÄŸunun, lafzî tefsirlerden çok, bu tür eserlere ihtiyaçları vardır. İnsanlar, muayyen konularda Kur’an’ın insanlığa gösterdiÄŸi hidayeti anlamak isterler. Tefsirlerin tamamını okuyacak vakti olan çok az insan vardır. Bu sebeple konulu tefsir, bu asırda yayılmış ve yayılmakta olan bir tefsir türüdür. İşte Risale-i Nur Külliyatı, İslâm’ın temeli ve yirminci asırda en çok hücum edilen kısmı olan iman hakikatlarına dair, akaid esaslarına dair bilgileri, özellikle onlardan kastedilen hidayet, maksad ve neticeler itibariyle tefsir eden konulu örneklerindendir. Bediüzzaaman’ın hayatı boyunca izlediÄŸi gayelerden biri de İslâm ehlinin eÄŸitim müessesele- ri olan medrese, mektup vetekkeyi kendilerinden beklenen rolleri yerine getirecek tarzda besleyip mücehhez kılmak idi.Medrese programlarının yeniden düzenlenmesini ÅŸart görüyordu.Ona göre tefeyyüz eksikliÄŸinin sebebi, alet derslerinin asıl derslerin yerine geçmiÅŸ olması, ÅŸerh ve hâşiyelerle fazla meÅŸgul olma ve fen bilimlerinin yokluÄŸu idi. Mektepleri de dinî dersler yönünden beslemek gerekiyordu.Mezunlarının isdihdam yerlerini de düşünmek lâzım gelirdi. İşte böylece her biri, farklı bir tarafa çekip götüren medrese, mektep ve tekke ruhunu birleÅŸtirip bunların herbirinden nasibini almış kâmil insan yetiÅŸtirme peÅŸinde idi. Bunu ”Medresetü’z–Zehra” adını verdiÄŸi üniversiti modelinde görüyordu. İslâm toplumunun üç eÄŸitim kurumu olan medrese, mektep ve tekkenin koordinali çalışmasını istiyordu. Bunların birbirinden kopuk oluÅŸu, her birinden gurur ve taassubu ortaya çıkarıyordu. Halbuki onagö reİslâm binasında, bunların her birinin yeri vardı. ”İslamiyet hariçte temessül etse bir menzili mektep,bir odası medrese, bir köşesi zâviyedir. Salonu ise hepsinin toplandığı yerdir. Biri, diÄŸerinin noksanını tekmil için bir şûra meclisi olarak, nûrânî saÄŸlam sarayı ortaya koyacaktır.” İdealindeki Medresetü’z–Zehra’nın, bu ilahi sarayı temsil etmesini bekliyordu. Özellikle Van, Diyarbakır, Siirt, Bitlis gibi ÅŸark vilayetlerinde açılmasına ihtiyaç gördüğü bu okulların, Osmanlı mozayiÄŸini bir arada tutacak harç olacağını ve muhtemel menfi akımlara karşı sed olacağını düşünüyordu. Buna dair yirniden fazla arÅŸiv belgesi vardır. ”Her mü’min i’lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir.Bu zamanda (cihadın) en mühin vesilesi maddeten terakki etmektir.” O güçlü dış düşmanları bile ümitsizliÄŸe deÄŸil, gayrete vesile yapıyordu: ”Onlar bizim uyanma- mıza vesiledir. Onlardan fen alacağız. İslâm’ın sulh dini olduÄŸuna inandıracağız. Dinin bürhanları ile ikna edip, İslâm’ın mükemmelliklerini ve güzelliklerini fiillerimizle göstereceÄŸiz.” Bediüzzaman’ın yetiÅŸtiÄŸi 19. asır, İslâm dünyasının ve bütün dünyanın en sancılı dönemine rastlıyordu.Rönesans sonrası Avrupa’da bilim, kiliseye raÄŸmen geliÅŸince modern bilimin temsil- cileri dine karşı veya en azından dinle ilgisiz materyalist bir istikamette ilerlemiÅŸ ve yeni bir ca- hiliye ordusu,güçsüz İslâm dünyası üzerine hücum etmiÅŸti.Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ana- dolu, İran Afganistan dışındaki bütün İslâm dünyası, Batı’lılarca sömürgeleÅŸtirilmiÅŸti. Bu fela- ketlerin sebebini, bazı bilim adamları gibi Besiüzzaman da incelemiÅŸti. O, 1909′da yayınladığı programını, daha sonra devam eden elli yıllık hayatı boyunca da incelemiÅŸtir. ”Bediüzzaman’ın fihriste-i maksadı ve efkârının programıdır” makalesindeki fikirleri özetle şöyledir: 1-İslâm alemini terakkiye sevk edecek uyanışı saÄŸlamak. 2Müslümanların üç temel eÄŸitim kurumu olan medrese mektep ve tekke arasında uyum saÄŸ- lamak. 3- İlmî çevrelerde hürriyeti tesis etmek. 4- Medreselerde ihtisas ÅŸubeleri kurmak. 5- GeniÅŸ kitleleri irÅŸad edecek vaiz ve hatiplerin yetiÅŸtirilmesini yeni baÅŸtan ele almak. 6- Osmanlı toplumunu geliÅŸtirmek için en büyük üç düşman olan cehalet, zarûret (yani fakirlik,) ve ihtilâfı yenmek.Bu üç düşmana karşı ma’rifet (bilim ve eÄŸitim), sanat (endüstri) ittifak silahıyla cihad etmek. 7-Hilâfet makamının ıslâh edilmesi. 8-Osmanlı devletinin dağılıp beylikler haline dönüşmemesi için İttihad-ı Muhammedî fikrinin geliÅŸtirilmesi. 9- Milli birliÄŸi saÄŸlayarak, Kürtlerin ihtilâfı sebebiyle zayi olan büyük kuvvetlerinden istifade etmek.
RİSALE-İ NUR’un ÖZELLİKLERİ
Mehmet Akif’in: ”DoÄŸrudan doÄŸruya Kur’an’dan alarak İlhâmı Asrın idrakine anlatmalıyız İslâm’ı.” ÅŸeklinde güzelce ifade ettiÄŸi özlemi, Bediüzzaman, Risale-i Nur’la kısmen gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Hadîs-i Åžeriflerin de Kur’an’ın tefsiri olduÄŸunu ve ondan ayrı sayılmaması gerçeÄŸini unutmaksızın Bediüzaman, İslâm’ın esas meseleleri ile meÅŸguldür. İsrailiyat, menkıbeler, âdetler yönü ile fazla meÅŸgul olmaz. Risale-i Nur, iman hakikatlerini, akla yaklaÅŸtırarak aklî delillerle izah ikna etmeye çalışır.Akla hi- tab ederken kalbi, duyguları ve nafsi ihmal etmez. Bundan dolayı okuyanların nefislerini tezkiye edip ahlâklarını düzeltmesi,Müellif’in, rızâ-yı ilahiden baÅŸka bir tesir altında kalmamasından ileri gelir. Risale-i Nur’da Bediüzzaman,mevzuya girerken ona esas teÅŸkil eden, hareket noktası olan ayeti veya ayetleri yazar.Bazen misallerin de yardımıyla ayetin hedefi olan hidayetin aydınlığına ulaÅŸtırır ve yazılanın, ilgili ayetin yüzlerce, binlerce inceliklerinden biri olduÄŸunu söyler.Bu arada son asırlarda ortaya çıkan dalâletlerin, batıl felsefî ve ideolojik fikirlerin kötü etkileri izale edilir, adları verilmeksizin, o akımlar, kuvvetli aklî delillerle çürütülür.( İ. K. Salihi, s, 125—129. Onun ”Ehl-i Küfür”,”Ehli Dalâlet”, ”Ehl-i Sefahet” genel isimleriyle kastettiÄŸi bâtıl cerayanları, onları tanıyanlar bilir.) Bazen konu, suâl-cevap üslûbuyla verilir.Risale-i nur’un kendine has üslûbu, meÅŸ- gul olanlar tarafından hemen farkedilir. Etkisinin sebebi de sorulanın, müellifin nefsinin veya dalâlet temsilcilerinin sorduÄŸu sorulara, dolasıyla umumî derde tercüman olmasından ileri gelir.